|
Konferans - s.2265 |
hem Kur'ân'la barışık müstakim felsefenin
hakikatperver bir filozofudur, hem nazirsiz bir sosyolog (içtimaiyatçı) ve bir
psikolog (ruhiyatçı) ve bir pedagog (terbiyeci)'dir, hem daima hakikat terennüm
etmiş ve eden, yüksek ve emsalsiz ve dâhi bir müellif ve ediptir.
Said Nursî, senelerden beri şiddetli bir
istibdat ve takyîdat altında bulundurulup tanıttırılmadığı ve hem de kendisi,
şahsî kemalâtını setrettiği, gizlediği için, mezkûr sıfatların herbirisine
muttalî olamayan bulunabilir. Hem bunlar ve hem Risale-i Nur'un hususiyetleri
hakkındaki beyanatımız, hakikatperver ve faziletperver bu zamanda bir kısım
ulemâ-i hakikînin ve ehlullahın ittifak ve icma kuvvetindeki hükümleridir. Hem
de bizim kat'î kanaatlarımızdır.
Bediüzzaman'ın, öyle bir ilim ve sıfatlara
mâlik olduğuna en muteber ve en birinci ve en hakikî delilimiz, Bediüzzaman
Said Nursî'dir. Kimin şüphesi varsa, Risale-i Nur'u okusun. Evet, biz zikrettiğimiz
ve edeceğimiz bu hakaik-i uzmayı, bütün İslâm dünyasına ve umum beşeriyet
âlemine ifşa ve ilân ediyoruz. Evet, bin seneden beri âlem-i İslâmiyet ve
insaniyet, Risale-i Nur gibi bir esere intizar ediyordu.
Bediüzzaman Said Nursî, çok ilimlerde
müstesna birer eser yazabilirdi. Fakat o "zaman, imânı kurtarmak
zamanıdır" demiş ve bütün himmet ve mesâisini ve hayatını, ulûm-u
imâniyenin telif ve neşrine hasretmiştir.
Evet, Hazret-i Üstad ulûm-u imâniyeyi
neşretmekle, âlem-i İslâm ve âlem-i insaniyeti hayattar ve ziyadar eylemiştir.
Cenab-ı Hak, o büyük Üstaddan ebediyen razı olsun, uzun ömürler versin. Âmin,
âmin, âmin.
Risale-i Nur, Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyânın bu
asırda bir mucize-i mâneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir. Evet
Risale-i Nur kalblerin fâtihi ve mahbubu, ruhların sultanı, akılların muallimi,
nefislerin mürebbii ve müzekkîsidir. Risale-i Nur'un bir hususiyeti de, Mektubat'ın
birinci cildinin yüz yirmi dokuzuncu sayfasındaki [1]
şu bahistir:
"Bazı sözlerde, ulemâ-i ilm-i kelâmın
mesleğiyle, Kur'ân'dan alınan minhac-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir
temsil söylemişiz ki, meselâ, bir su getirmek için bazıları küngân (su borusu)
ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısmı da her yerde kuyu
kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir. Tıkanır, kesilir. Fakat, her
yerde kuyular kazıp su çıkarmaya ehil olanlar; zahmetsiz, herbir yerde suyu
buldukları gibi... Aynen öyle de, ulemâ-i ilm-i kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde
teselsül ve devrin muhaliyeti ile kesip, sonra Vacibü'l-Vücudun vücudunu onunla
ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma, Kur'ân-ı Hakimin minhac-ı
hakikisi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer Asâ-yı
Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. [2]
düsturunu herşeye okutturuyor.
"Hem imân, yalnız ilim ile değil, imânda
çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif
âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen
mesâil-i imâniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh, kalb,
sır, nefis ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer
onların hissesi olmazsa, noksandır." İşte Risale-i Nur her yerde suyu
buluyor, çıkartıyor. Evvelce gidilen uzun yolu kısaltıyor ve müstakim ve
selâmetli yapıyor.
Eski hükema, ahkâm-ı şer'iyeden ve akaid-i
imâniyeden bazıları için: "Bu nakildir, imân ederiz, akıl buna
yetişmez" demişler. Halbuki, bu asırda akıl hükmediyor. Bediüzzaman Said
Nursî ise, "Bütün ahkâm-ı şer'iye ve hakaik-i imâniye aklîdir. Aklî
olduğunu ispata hazırım" demiş. Ve Risale-i Nur'da ispat etmiştir.
Risale-i Nur'da, müstesna bir edebiyat ve
belâğat ve icaz, nazirsiz, câzip ve orijinal bir üslup vardır. Evet,
Bediüzzaman zâtına mahsus bir üsluba mâliktir. Onun üslubu, başka üsluplara
muvazene ve mukayese edilemez. Eserlerin bazı yerlerinde, edebiyat kaidesine
veya başka üsluplara nazaran pek münasip düşmemiş gibi zannedilen bir noktaya
rastlanırsa, orada gayet ince bir nükte bir imâ veya ince bir mânâ veya hikmet
vardır. Ve o beyan tarzı, oraya tam muvafıktır. Fakat, o ince inceliği, âlimler
de birden pek anlamadıklarını itiraf etmişlerdir. Bunun için, Bediüzzaman'ın
eserlerindeki hususiyet ve incelikleri Risale-i Nur'la fazla iştigal etmemiş
olanlar, birden intikal edemezler.
Büyük şairimiz, edebiyatımızın medâr-ı
iftiharı merhum Mehmed Akif, bir üdebâ meclisinde: "Victor Hugo'lar,
Shakspeare'ler, Descartes'lar, edebiyatta ve felsefede, Bediüzzaman'ın bir
talebesi olabilirler" demiştir.