|
Tarihçe-i
Hayat - İlk Hayatı - s.2136 |
Bediüzzaman'ı üserâ kampına götürürler.
Burada şu şekilde şayan-ı takdir bir hadise cereyan eder. [1]
ba
Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya
taraflarında esarette kalır. Bütün hayatını, fîsebilillâh Kur'ân'a, İslâmiyete,
Sünnet-i Seniyenin ihyasına hasr ve vakfeden bu fedakâr-ı İslâm, buralarda da
kat'iyen boş durmaz. İçerisinde bulunduğu muhiti tenvir ve irşad için çalışır.
Bu müddet içinde kendisiyle beraber esarette bulunan zabitlere dersler
veriyordu. Birgün, doksan zabit arkadaşına ders verdiği sırada, bir Rus
kumandanı gelir, "Siyasî ders veriyor" diye dersine mâni olursa da,
faaliyetinin dinî, ilmî, içtimaî olduğunu öğrenince serbest bıraktırır.
Nihayet esaretten firar ile kurtulup
Petersburg ve Varşova'ya gelmeye muvaffak olur. Bilâhare, Viyana tarikiyle R.
1334 senesinde İstanbul'a teşrif eder.
Harb-i Umumîde gönüllü alay kumandanı olan
Bediüzzaman Said Nursî, bu esaret hayatını bir eserindeHAŞİYE şöyle
anlatıyor:
Yirmi Altıncı Lem'anın dokuzuncu ricasından bir kısım[2]
ba
İstanbul'u tekrar şereflendirmesi, ehl-i ilmi
ve halkı çok fazla memnun ve mesrur etti. Kendisine haber verilmeden, Meşihat dairesindeki
Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye azalığına tâyin olundu. Darü'l-Hikmet, o zaman,
Mehmed Akif, İzmirli İsmail Hakkı, Elmalılı Hamdi gibi İslâm âlimlerinden
mürekkep bir İslâm akademisi mahiyetinde idi.
Çok zeki, kahraman ve gayyur bir âlim olan
veled-i mânevîsi ve biraderzadesi Abdurrahman (rahmetullahi aleyh) şöyle
anlatıyor:
"1334 senesinde esaretten geldikten
sonra, amcam rızası olmadan Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'ye âza tâyin edildi.
Fakat esarette çok sarsılmış olduğundan, bir müddet mezunen vazifeye gidemedi.
Çok defa istifa etmek teşebbüsünde bulundu, fakat dostları bırakmadılar. Bunun
üzerine Darü'l-Hikmete devama başladı. Haline dikkat ediyordum ki, zaruretten
fazla kendine masraf yapmıyordu. 'Maişetçe neden bu kadar muktesit yaşıyorsun?'
diyenlere cevaben:
"Ben sevâd-ı âzama tâbi olmak isterim.
Sevâd-ı âzam ise, bu kadar tedarik edebilir. Ben, ekalliyet-i müsrifeye tâbi
olmak istemem' demişlerdir.
"Darü'l-Hikmet'ten aldığı maaştan
miktar-ı zarureti ayırdıktan sonra, mütebakisini bana vererek, 'Hıfzet!' derdi.
Ben de, bir sene zarfındaki fazla kalmış paraları amcamın bana olan şefkatine;
hem malı istihkar etmesine itimaden, haberi olmadan tamamen sarf ettim. Sonra
bana dedi ki: 'Bu para bize helâl değildi, millet malı idi, niçin sarf ettin?
Madem ki öyledir, ben de seni vekilharçlıktan azl ile kendimi nasbettim!"
"Bir müddet aradan geçti. Hakaikten on
iki telifatını tab ettirmek kalbine geldi. Maaştan toplanan paraları, o
telifatların tabına verdi. Yalnız bir iki küçüğü müstesna olmak üzere, diğerlerini
etrafa meccanen dağıttı. Niçin sattırmadığını sual ettim. Dedi ki:
"Maaştan bana kut-u lâyemut caizdir,
fazlası millet malıdır. Bu sûretle millete iade ediyorum."
Darü'l-Hikmet'teki hizmeti, hep böyle şahsî
teşebbüsü ile idi. Çünkü, orada müştereken iş görmek için bazı mâniler
görüyordu. Onu tanıyanlar biliyorlar ki, Bediüzzaman kefenini boynuna takmış ve
ölümünü göze almıştır. Onun içindir ki, Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'de demir gibi
dayandı. Ecnebi tesiratı, Darü'l-Hikmet'i kendine âlet edemedi. Yanlış
fetvalara karşı pervasızca mücadele etti. İslâmiyete muzır bir cereyan ortaya
atıldığı vakit, o cereyanı kırmak için eser neşrederdi.
ba
Esaretten avdetinden sonraki İstanbul
hayatına dair kaleme aldığı bir parçadır
(Yirmi
Altıncı Lem'adan Onuncu Rica)[3]
ba
On Birinci Rica [4]
ba
İstanbul'da
Dârü'l-Hikmet'te bulunduğu zaman, Sünûhat risalesinde yazdığı gayet acip
bir vâkıa-i ruhaniye:
Rüyada Bir Hitabe [5]
ba
Bediüzzaman, yanında başka kitaplar
bulundurmuyordu.
HAŞİYE Bu esaretten hayli zaman geçtikten sonra, Barla'ya bir
esir gibi gönderilen Üstad, eski macera-yı hayatından bir kısmını da
"Yirmi Altıncı Lem'a'nın On Üçüncü Ricası" olarak kaleme almıştır.
Merak edenler o risaleye müracaat edebilirler.