|
Sikke-i
Tasdik-i Gaybî - s.2090 |
Hesapta
lâfzı
dahil olmaz. Çünkü
zamanı
gösteriyor
cümlesi
o müphem zamanı tayin ediyor.
Hem ezcümle, Mecmuatü'l-Ahzab'ın ikinci cildinin 379'uncu sayfasında Hazret-i Gavs'ın "Virdü'l-İşâ" namındaki münâcâtında şu fıkra var.
![]()
İşte Gavs'ın şu fıkrası,
âyetinin
bir nev'i tefsiridir. Şu küllî âyetin bir kısım efradını, altıncı asır ve on
dördüncü asırda âyetin külliyetinde dahil bir kısım efrad-ı mahsusayı irae
ettiğine müteaddit emareler var. Âyetin külliyetindeHAŞİYE
3 tevafuk sırrıyla
kelimesinde
bu zamanının en büyük şakîlerinden üçüne cifirce tevafuk etmesi, o küllî âyette
bunlar dahi kasten murad olduklarına emaredir, belki işarettir. İşte Hazret-i
Gavs, bu âyetteki bu emareden, bu zamana bakmış. Mezkûr fıkrasını küllî âyete
bir nevi hususî tefsir yaparak, kasidesinde kerametkârane bahsettiği fitne-i
âhirzaman içindeki şakirtlerini görüp, o zamanın şakîlerinin şerrinden muhafaza
edildiği ve burada münâcâtında dahi o kasidenin meâline bakıyor.
Şu fıkra-i Gavsiyede bir ima var. Buradaki "Said" lâfzında,
meşhur kasidesindeki
kelimesine
hafî bir işaret olduğu gibi,
fıkrasıyla,
kendisinden sonra vuku bulan ve ulûm-u İslâmiyeyi mahvetmek niyetiyle
kütüphaneleri Dicle ve Fırat nehrine atan Hülâgû felâketini haber vermekle
beraber, Hülâgû gibi ulûm-u İslâmiyeye perde çeken şakîleri dahi mezkûr âyete
istinaden haber veriyor.
Evet,
fıkrasıyla
Hizbü'l-Kur'ân'a işaret ettiği gibi,
fıkrasıyla
ulûm-u İslâmiyeyi imha niyetiyle Hülâgû ve vüzerası gibi davranan bazı malûm
insanların isimleri ilm-i cifirce dahi mezkûr âyetin işaretine istinaden tam
tevafuk ediyor, gösteriyor.
Malûmdur ki tevafuk, ilm-i cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevafuk ise, delâlet denilmez; fakat hafî bir ima olur. Eğer, iki cihet ile aynı meseleyi tevafuk gelse, imâdan remiz derecesine çıkar. Eğer, iki-üç cihetle aynı meseleye gelse işaret olur. Eğer, meâni-i elfaz işârât-ı harfiyeye münasip gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvali o mânâya mutabık ve muvafık olsa, o işaret o vakit delâlet derecesine çıkar. Eğer altı-yedi vecihle tevafukla beraber, mânâ-yı kelimat, işaret-i harfiyeye muvafık gelse ve mukteza-yı hâle de mutabık olsa o delâlet o vakit sarahat derecesine çıkar. İşte bu düstura binaen, Şeyh-i Geylânî o meşhur kasidesinde sarahat derecesinde Hizbü'l-Kur'ân'dan bahsettiği gibi, Virdü'l-İşâ münâcâtında dahi mezkûr âyete istinaden hizbü'l-Kur'ân'ın bir hâdimini tasrihen ve arkadaşlarını da işaret derecesinde haber veriyor.
Gavs-ı Âzamın istikbalden haber verdiği nev'inden, meşhur Şeyhülislâm Ahmed Câmi dahi İmam-ı Rabbânî (r.a.) olan Ahmed-i Farukî'den haber verdiği gibi, Celâleddin-i Rumî Nakşibendîlerden haber vermiş. Daha bu neviden çok evliyalar, vâkıa mutabık haber vermişler; fakat onların bir kısmı sarahate yakın haber vermişler. Diğer bir kısmı haberleri çendan bir derece müphem mutlaktır; fakat bahsettikleri zatlar makam sahibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve taayyünleri cihetiyle o müphem ihbar-ı gaybîyi, bil'istihkak kendilerine almışlar. Meselâ, Ahmed Câmi (k.s.) demiş ki: "Her dört yüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin tarihi başındaki Ahmed en mühimidir." Yani o elfin müceddididir. İşte böyle mutlak bir surette söylediği halde, İmam-ı Rabbânînin (k.s.) büyüklüğü ve taşahhusu, o haber-i gaybîyi kat'iyen kendine almış. Hazret-i Mevlâna Celâleddin-i Rumî de (k.s.) Nakşibendîden müphem bir surette bahsetmiş; fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları o haberi de bil'istihkak kendilerine almışlar.
İşte bu kerametkârâne ihbar-ı gaybî nev'inden Gavs-ı Âzam (k.s.) dahi, Hizbü'l-Kur'ân'dan işârî bir surette haber verdiği gibi, hizbü'l-Kur'ân'ın bir hadimi olan bu biçare Said'i (r.a.) iki yerde sarahaten haber veriyor. Müphem ve mutlak bırakmadığının sırrı budur ki:
HAŞİYE 1 "El-mukarrebu" müşedded râ, bir sayılsa, Üstadımızın lâkabı olan "en-Nursî" kelimesinin aynıdır. Yalnız atf için vav var. Tam tevafukla mukarrebden murad Nurslu olduğunu gösteriyor. "El-mukarrebu" de şeddeli râ iki sayılsa, "Bediüzzaman Nursî" yâ-i muhaffefle aynıdır. Yalnız iki fark var. İki hemze-i vasıl sayılsa tam tamına tevafukla "El-mukarrebu" doğrudan doğruya ona işaret ediyor. Şamlı Tevfik, Süleyman, Al
HAŞİYE 2 "Fe'l-vâsılu" kelimesi-müteaddi olarak cihetiyle-"Sözleriyle selâmete isal edici" demektir.
HAŞİYE 3 Âyetin külliyetinde, saadet noktasında mazhariyetine mâsadak olmak için, milyarlar dereceden yalnız bir derece murad olduğumuzu anlasak, ebede kadar şükretsek, o nimetlerin hakkını eda edemeyiz. Hazret-i Gavs'ın işaretinden anlaşılıyor ki, o muhit âyetin denizinden bir katre kadar hissemiz var. Elhamdü lillâhi hâzâ min fadli Rabbî.