|
Sikke-i
Tasdik-i Gaybî - s.2084 |
Birinci vecih: Âhirdeki satırda
ismini
sarahetle haber vermekle beraber, maişet hususunda izzet ve saadetle geçineceğini
haber veriyor. Evet, hocamız, küçüklüğünden beri fakr-i haliyle istiğnâ-yı tam
ile beraber maişet hususunda en mes'ud bir zattır.
İkinci vecih: Aynı satırın başında
fıkrasıyla
o müridine diyor ki: "Vaktin Abdülkadirîsi ol." Bu
kelimatı,
hesab-ı ebcedî ile üç yüz yirmi beş eder. Üstadımızın lâkabı "Nursî"
olduğu cihetle, Nursî'nin makam-ı ebcedîsi üç yüz yirmi altı ediyor. Bir tek
fark var. O tek elif'tir. Bin mânâsında elf'e remzeder. Demek bin
üç yüz yirmi beşte Şeyh-i Geylânî'ye mensup bir zat, Şeyh-i Geylânî tarzında
hakikat-ı Kur'âniyeyi müdafaa etmeye çalışacak, hakikaten Üstadımız, bin üç yüz
yirmi altı senesinde-Hürriyetin ikinci senesi-mücahede-i mâneviyeye atılmıştır.
Üçüncü vecih: Onun iki ismi var: Said, Bediüzzaman. Bu iki ismin
mecmuunun makam-ı ebcedîsi "ez-zaman"daki şedde sayılmazsa üç yüz
yirmi dokuz ediyor. İki dal bir sayılsa, üç yüz yirmi beş, aynen
deki
muhatap o olmasına işaret ediyor, belki delâlet ediyor. Eğer ez-zaman'daki
okunmayan elif-lâm sayılsa, kaideten
ye
dahi bir elif-lâm dahil olmak lâzım gelir. Çünkü tarif için, muzafun
ileyh kalktıktan sonra elif-lâm lâzım gelir, o halde dahi müsavi
olurlar.
Dördüncü vecih: Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbalde bir
müridine teminat veriyor,
"Korkma,
sözlerini söyle" diyor. Sen şark ve garba gideceksin; çok fitnelere ve
şerlere girip, umumunda esbab-ı âdiyenin fevkinde bir tarzla kurtularak mahfuz
kalacaksın. Evet, bu hizmet-i Kur'âniye içindeki zat, hakikaten esaretle şarka
gitti. Ve yine acip bir esaretle Asya'nın garbında on dokuz sene kaldı.
Hazret-i Şeyhin dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücahedesi Sözlerledir.
hükmüyle,
çekinmeyerek, Hazret-i Şeyhin dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi
fitne ve mehâlik-i azîmeye düştüğü halde, bir hıfz-ı gaybî ile Hazret-i Şeyhin
dediği gibi mahfuz kalmış. Hem fevkalme'mûl, bir gurbet diyarında fevkalâde
inayete mazhariyeti o dereceye gelmiş ki, bir risale sırf o inâyâtın tâdâdında
yazılmıştır. Hazret-i Gavs'ın dediği gibi, biz onun etrafında
fıkrasının
meâlini gözümüzle görüyoruz.
Beşinci vecih: Üstadımız kendisi söylüyor ki: "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında, ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak "Yâ Gavs-ı Geylânî" derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz birşey kaybolsa, "Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur." Acaiptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuşsam, zât-ı Risaletten (a.s.m.) sonra Şeyh-i Geylânî'ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu.
Sonra bir inayet-i İlâhiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir
zamanda, Hazret-i Şeyhin Fütuhu'l-Gayb namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle
elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektupta beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyhin
himmet ve irşadıyla eski Said (r.a.) yeni Said'e inkılâp etmiş. O Fütuhu'l-Gayb'ın
tefe'ülünde en evvel şu fıkra çıktı:
Yani,
"Ey biçare! Sen Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiyede bir âzâ olmak cihetiyle güya
bir hekimsin, ehl-i İslâmın mânevi hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki, en
ziyade hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının
şifasına çalış." İşte o vakit, o tefe'ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi
mânevî hastalığımı da kat'iyen anladım. O şeyhime dedim: "Sen tabibim ol."
Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Fütuhu'l-Gayb
kitabında "Yâ gulâm!" tâbir ettiği bir talebesine pek müthiş
ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulâm yerine vaz ettim. Fakat pek
şiddetli hitap ediyordu: "Eyyühe'l-münafık," "Ey dinini dünyaya
satan riyakâr" diye, diye... Yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi
terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir
lezzet geldi; iştiyakla o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi
içtim. Elhamdü lillâh, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir
derece kırıldı." Hocamızın sözü bitti.
İşte hocamızın bu macera-yı hayatiyesi gösteriyor ki, Hazret-i Şeyhin müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbalde gelecek müridi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret-i Şeyhin vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl-i velâyetçe kabul edilen