|
Şuâlar
/ On Dördüncü Şuâ - s.1042 |
hem-lüzum olsa-uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dâvâ ettiği
gibi, bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen ve siyasetten
ve siyasî mânâsını işmam eden maddî ve mânevî mertebelerden ihlâs sırrıyla
bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi sene emsalsiz işkencelere tahammül edip
siyasete meslek itibarıyla tenezzül etmeyen ve kendini nefsi itibarıyla
talebelerinden çok aşağı bilen ve onlardan daima himmet ve dua bekleyen ve
kendi nefsini çok bîçare ve ehemmiyetsiz itikad eden bir adam hakkında, bazı
hâlis kardeşleri, Risale-i Nur'dan aldıkları fevkalâde kuvve-i imaniyeye
mukabil, onun tercümanı olan o bîçareye, tercümanlık münasebetiyle Nurların
bazı faziletlerini hususî mektuplarında ona isnad etmeleri ve hiçbir siyaset
hatırlarına gelmeyerek, âdete binaen, insanlar sevdiği âdi bir adama da
"Sultanımsın, velînimetimsin" demeleri nev'inden yüksek makam
vermeleri ve haddinden bin derece ziyade hüsn-ü zan etmeleri ve eskiden beri
üstad ve talebeler mâbeyninde câri ve itiraz edilmeyen makbul bir âdetle
teşekkür mânâsında pek fazla medh ü senâ etmeleri ve eskiden beri makbul
kitapların âhirlerinde mübalâğa ile medhiyeler ve takrizler yazılmasına binaen,
hiç bir cihetle suç sayılabilir mi? Gerçi mübalâğa itibariyle hakikate bir
cihette muhaliftir; fakat kimsesiz, garip ve düşmanları pek çok ve onun
yardımcılarını kaçıracak çok esbab varken, insafsız çok muterizlere karşı sırf
yardımcılarının kuvve-i mâneviyelerini takviye etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve
mübalâğalı medhedenlerin şevklerini kırmamak için, onların bir kısım
medihlerini Nurlara çevirip bütün bütün reddetmediği halde, onun bu yaşta ve
kabir kapısındaki hizmet-i imaniyesini dünya cihetine çevirmeye çalışan bazı
resmî memurların ne derece haktan, kanundan, insaftan uzak düştükleri
anlaşılır. Son sözüm, [1]
dur.
Said Nursî
ba
Lâhika
Sorgu hâkimliğinin son tahkikat kararnamesinin arkasında denilmiş ki: "Hey'et-i vekile Mucizât-ı Kur'âniyeyi, yani, yalnız Yirmi Beşinci Söz risalesini, üç âyetin medeniyete karşı beyanatı şimdiki kanun-u medeniyete uygun gelmediği bahanesiyle resmen dağılmasının yasak edilmesine ve toplanmasına dört ay evvel bir karar vermiş" diye yazılı gördüm.
Buna cevaben: Mucizât-ı Kur'âniye şimdi Zülfikar'dadır ve Zülfikar'ın
dört yüze yakın sayfasından yalnız iki sayfasında otuz sene evvel medeniyetin
Kur'ân'a karşı tenkitlerine itiraz edilmez bir tarzda cevap verilen ve üç eski
risalelerimde bulunan üç âyetin tefsiridir. Biri tesettür-ü nisvan hakkındaki
âyet, ikincisi irsiyet hakkında [2]
üçüncüsü yine irsiyet hakkında [3]
âyetlerindeki hakikatlerin hikmetini, filozofları ilzam edecek bir surette, iki
sayfayı yirmi sene evvel ve başka risalelerimde otuz sene evvel yazdığım halde,
bugün yazılmış gibi tevehhümüyle dört yüz sayfa Zülfikar yasak edilmesinin
yerine o iki sayfayı Zülfikar'dan çıkarıp kitabımızı bize iade etmek kanunen
hakkımızdır. Nasıl bir mektupta zararlı bir iki kelime bulunsa, o kelimeler
kaldırılır, mütebâkisinin neşrine izin verilir. Bu kabilden, mahkeme-i
âdilinizden bu hakkımızı isteriz.
Bir ay evvel bize verilen kırk sayfalık iddianameyi birisi yanıma gelip bana okumaya imkân bulamadığından, bugün 11 Haziran'da yeni olarak iddianameyi bana okudular. Ben dinledim. Gördüm ki, size yazdığım iki ay evvel itiraznamem, bir aya yakın evvel de itiraznamemin tetimmesi ve lâhikası, hem Ankara'nın altı makamatına, hem makamınıza da verilmiş. İşte bu itirazname, o iddianameyi esasıyla kesiyor ve reddediyor. Yeniden iddianameye karşı itirazname yazmaya hiç lüzum görmüyorum. Yalnız iki üç noktayı makam-ı iddiaya hatırlatmak nev'inden derim ki:
Ben iddianameyi nazar-ı itibara alıp cevap vermediğimin sebebi, bizi beraat ettiren üç âdil mahkemenin haysiyetini kırmamak ve ihanet etmemek içindir. Çünkü o mahkemeler, şimdi iddianamedeki esasları tamamıyla inceden inceye tetkikten sonra bize beraat vermişler. Onların beraatini hiçe saymak, adliyenin şerefine ilişmektir.
İkinci nokta: Makam-ı iddia, cerbezesiyle, binler mesail içinde bir-iki meseleye, hatırımıza gelmeyen bazı mânâlar vererek bizi itham ediyor. Halbuki o mesâiller Nurun büyük mecmualarında var. Mısır Câmiü'l-Ezher uleması ve Şam-ı Şerif büyük âlimleri ve Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevverenin müdakkik hocaları
[1] Her türlü musîbet karşısında söylediğimiz söz şudur: "Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz." Bakara Sûresi, 2:156.
[2] "O zaman annesinin hakkı üçte birdir." Nisâ Sûresi, 4:11.
[3] "Eğer vârisler hem erkek, hem de kız kardeşler ise, erkeğe iki kız hissesi vardır." Nisâ Sûresi, 4:176.