|
Sözler / Otuz
İkinci Söz - s.276 |
ve semâvattan tutup, tâ
zerrelere kadar şirki tard eder. Şöyle işaret eder ve mânen der:
Semâvat ve arzı böyle muntazam
halk eden bir Kadîr-i Mutlakın, elbette devâir-i masnuatından olan manzume-i
şemsiye bilbedâhe Onun kabza-i tasarrufundadır. Madem o Kadîr-i Mutlak, şemsi,
seyyaratıyla kabza-i tasarrufunda tutuyor ve tanzim ve teshir ve tedvir ediyor.
Elbette, o manzume-i şemsiyenin bir cüz'ü ve şems ile bağlanan küre-i arz dahi
kabza-i tasarrufunda ve tedbir ve tedvirindedir. Bilbedâhe, arzın yüzünde
yazılan ve icad edilen ve yerin meyveleri ve gayâtı hükmünde olan masnuat dahi
Onun kabza-i rububiyetinde ve terbiyesindedir.
Madem bütün zeminin
yüzüne serilen ve serpilen ve yüzünü yaldızlayan ve ziynetlendiren ve her zaman
tazelenen, gelip giden ve zemin onlarla dolup boşalan umum masnuat kabza-i
kudret ve ilmindedir ve adl ve hikmetinin mizanıyla ölçülüp ve tanzim edilir.
Madem bütün envâ Onun kabza-i kudretindedir. Elbette, o envâın muntazam ve
mükemmel fertleri ve âlemin küçük misal-i musaggarları ve envâ-ı kâinatın
bilânçoları ve kitab-ı âlemin küçücük fihristeleri hükmünde olan cüz'î
fertleri, bilbedâhe Onun kabza-i rububiyetinde ve icadındadır ve tedvir ve
terbiyesindedir.
Madem herbir zîhayat, kabza-i tedbir ve terbiyesindedir. Elbette, o zîhayatın vücudunu
teşkil eden hüceyrât ve küreyvat ve âzâ ve âsap, bilbedâhe Onun kabza-i ilim ve
kudretindedir.
Madem herbir hücre ve kandaki herbir küreyvat Onun taht-ı emrindedir ve daire-i tasarrufundadır ve Onun kanunuyla hareket ederler. Elbette, bütün bunların madde-i esasiyesi ve bütün onlardaki nakş-ı san'ata ve nesc-i nakşa mekikler ve yaylar hükmünde olan zerrat dahi, bizzarure Onun kabza-i kudretinde ve daire-i ilmindedir. Ve Onun emriyle, izniyle, kuvvetiyle muntazam hareket yapar, mükemmel vezâif görürler.
Madem herbir zerrenin
hareketi ve vazife görmesi Onun kanunuyla, izniyle, emriyledir. Elbette,
teşahhusât-ı veçhiye ve herkesin yüzünde herkesten onu temyiz edecek birer
alâmet-i farika bulunması ve simalar gibi seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar
bulunması, bilbedâhe, Onun ilim ve hikmetiyledir.
İşte, şu silsileye, mebde
ve müntehâyı zikrederek işaret eden şu âyete bak:
Şimdi deriz: Ey ehl-i şirkin vekili! İşte, silsile-i kâinat kadar kuvvetli burhanlar, meslek-i tevhidi ispat eder ve bir Kadîr-i Mutlakı gösterir. Madem hilkat-i semâvat ve arz, bir Sâni-i Kadîri ve o Sâni-i Kadîrin nihayetsiz bir kudretini ve o nihayetsiz bir kudretin nihayetsiz bir kemalde olduğunu gösterir. Elbette, şeriklerden istiğna-yı mutlak var. Yani, hiçbir cihette şeriklere ihtiyaç yok. İhtiyaç olmadığı halde neden bu zulümatlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki oraya giriyorsunuz?
Hem de şürekâya hiçbir
ihtiyaç olmadığı ve kâinat onlardan müstağni-yi mutlak oldukları halde, şerik-i
ulûhiyet gibi, rububiyet ve icad şerikleri dahi mümtenidirler, vücutları
muhaldir. Çünkü, semâvat ve arzın Sâniindeki kudret, hem nihayet kemalde, hem
nihayetsiz olduğunu ispat ettik. Eğer şerik bulunsa, mütenâhi diğer bir kudret,
o nihayetsiz ve gayet kemaldeki kudreti mağlûp edip bir kısım yer zaptetmek ve
ona nihayet vermek ve mânen âciz bırakıp, hadsiz olduğu halde tahdit etmek ve
hiçbir mecburiyet olmadan, bir mütenâhi şey, nihayetsiz bir şeye, nihayetsiz
olduğu bir vakitte nihayet vermek ve mütenâhi yapmak lâzım gelir ki, bu,
muhâlâtın en gayr-ı makulü ve mümteniâtın en katmerlisidir.
Hem şerikler
müstağniyetün anhâ ve mümteniatün bizzat, yani hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi
vücutları muhal oldukları halde, onları dâvâ etmek sırf tahakkümîdir. Yani,
aklen, mantıkan, fikren o dâvâyı ettirecek bir sebep olmadığı için, mânâsız
sözler hükmündedir; ilm-i usulce "tahakkümî" tabir edilir. Yani,
mânâsız dâvâ-yı mücerrettir. İlm-i kelâm ve ilm-i usulün düsturlarındandır ki,
denilir:

Yani, "Bir delilden,
bir emareden neş'et etmeyen bir ihtimalin ehemmiyeti yok; kat'î ilme şek
katmaz, yakîn-i hükmîyi sarsmaz." Meselâ, zâtında Barla Denizi (yani
Eğirdir Gölü), imkân ve ihtimal var ki, pekmez olsun, yağa inkılâb etmiş olsun.
Fakat, madem bir emareden o imkân ve ihtimal neş'et etmiyor; onun vücuduna ve
su olduğuna
[1] "Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır." Rum Sûresi, 30:22.