|
Sözler / Otuz
Birinci Söz - s.262 |
nübüvvetine ve Âhirzaman
Peygamberi o olduğuna beyanatları gibi çok beşaretler sahih bir surette tarihen
nakledilmiştir.
Salisen: Velâdet-i Ahmediye (a.s.m.) gecesinde Kâbedeki sanemlerin
sukutuyla, Kisrâ-yı Fârisin
saray-ı meşhuresi olan Eyvânı inşikak etmesi gibi, irhasat denilen yüzer harika
tarihçe meşhurdur.
Rabian: Bir orduya
parmağından gelen suyu içirmesi ve câmide, bir cemaat-i azîme huzurunda kuru
direğin, minberin naklinden dolayı mufarakat-i Ahmediyeden (a.s.m.) deve gibi
enîn ederek ağlaması, [1]
nassıyla, şakk-ı kamer gibi,
muhakkiklerin tahkikatıyla bine bâliğ mucizatla serfiraz olduğunu tarih ve
siyer gösteriyor.
Hamisen: Dost ve
düşmanın ittifakıyla ahlâk-ı hasenenin şahsında en yüksek derecede; ve bütün
muamelâtının şehadetiyle, secâyâ-yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğatında en âli
bir derecede; ve din-i İslâmdaki mehâsin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatinde en
âli hısâl-i hamîde en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat
tereddüt etmez.
Sadisen: Onuncu
Sözün İkinci İşaretinde işaret edildiği gibi, Ulûhiyet, mukteza-yı hikmet
olarak tezahür istemesine mukabil, en âzamî bir derecede zât-ı Ahmediye
(a.s.m.) dinindeki âzamî ubudiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir. Hem
Hâlık-ı Âlemin nihayet kemaldeki cemâlini bir vasıtayla göstermek, mukteza-yı
hikmet ve hakikat olarak istemesine mukabil, en güzel bir surette gösterici ve
tarif edici, bilbedâhe, o zattır.
Hem Sâni-i Âlemin nihayet
cemalde olan kemâl-i san'atı üzerine enzâr-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek
istemesine mukabil, en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşahede o
zattır.
Hem bütün âlemlerin
Rabbi, kesret tabakatında vahdaniyetini ilân etmek istemesine mukabil, tevhidin
en âzamı bir derecede, bütün merâtib-i tevhidi ilân eden, yine bizzarure o
zattır.
Hem Sahib-i Âlemin
nihayet derecede âsârındaki cemâlin işaretiyle, nihayetsiz hüsn-ü zâtîsini ve
cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini aynalarda mukteza-yı hakikat ve
hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil, en şâşaalı bir surette
aynadarlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren, yine bilbedâhe o
zattır.
Hem şu saray-ı âlemin
sânii, gayet harika mucizeleriyle ve gayet kıymettar cevahirlerle dolu hazine-i
gaybiyelerini izhar ve teşhir istemesi ve onlarla kemâlâtını tarif etmek ve
bildirmek istemesine mukabil, en âzamî bir surette teşhir edici ve tavsif edici
ve tarif edici, yine bilbedâhe o zattır.
Hem şu kâinatın Sânii, şu
kâinatı envâ-ı acaip ve ziynetlerle süslendirmek suretinde yapması ve zîşuur
mahlûkatını seyir ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona ithal etmesi ve
mukteza-yı hikmet olarak onlara o âsar ve sanayiinin mânâlarını, kıymetlerini
ehl-i temâşâ ve tefekküre bildirmek istemesine mukabil, en âzamî bir surette
cin ve inse, belki ruhanîlere ve melâikelere de Kur'ân-ı Hakîm vasıtasıyla
rehberlik eden, yine bilbedâhe o zattır.
Hem şu kâinatın Hâkim-i
Hakîmi, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksat ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı
muğlâkını ve mevcudatın "nereden, nereye ve ne oldukları" olan şu üç
sual-i müşkilin muammâsını bir elçi vasıtasıyla umum zîşuurlara açtırmak
istemesine mukabil, en vâzıh bir surette ve en âzamî bir derecede, hakaik-i
Kur'âniye vasıtasıyla o tılsımı açan ve o muammâyı halleden, yine bilbedâhe o
zattır.
Hem şu âlemin Sâni-i
Zülcelâli, bütün güzel masnuatıyla kendini zîşuur olanlara tanıttırmak ve
kıymetli nimetlerle kendini onlara sevdirmesi, bizzarure, onun mukabilinde,
zîşuur olanlara marziyâtı ve arzu-yu İlâhiyelerini bir elçi vasıtasıyla
bildirmesini istemesine mukabil, en âlâ ve ekmel bir surette, Kur'ân
vasıtasıyla o marziyat ve arzuları beyan eden ve getiren, yine bilbedâhe o
zattır.
Hem Rabbü'l-Âlemîn,
meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'at-i istidat verdiğinden
ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyyâ ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya
müptelâ olduğundan bir rehber vasıtasıyla yüzlerini kesretten vahdete, fâniden
bâkiye çevirmek istemesine mukabil, en âzamî bir derecede, en eblâğ bir
surette, Kur'ân vasıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin
vazifesini en ekmel bir tarzda ifa eden, yine bilbedâhe o zattır.
İşte, mevcudatın en
eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en
eşref olan hakikî insan ve hakikî insan içinde geçmiş vezâifi en âzamî bir
derecede, en ekmel bir surette ifa eden zat, elbette o Mirac-ı Azîm ile Kab-ı
Kavseyne çıkacak, saadet-i ebediye kapısını çalacak,