|
Sözler / Otuz
Birinci Söz - s.259 |
pek ağır olan cism-i arzı
gezdiren bir hikmet, cazibe-i rahmet-i Rahmân ile ve incizab-ı muhabbet-i Şems-i
Ezel ile, bir cism-i insanı berk gibi Arş-ı Rahmân'a çıkaramaz mı?
Yine hatıra gelir ki: Diyorsun, "Haydi, çıkılabilir.
Niçin çıkmış? Ne lüzumu var? Velîler gibi ruh ve kalbiyle gitse yeter."
Biz de deriz ki: Madem Sâni-i Zülcelâl,
mülk ve melekûtundaki âyât-ı acibesini göstermek ve şu âlemin tezgâh ve
menbalarını temâşâ ettirmek ve a'mâl-i beşeriyenin netâic-i uhreviyesini irâe
etmek istemiş. Elbette, âlem-i mubsırâtın anahtarı hükmünde olan gözünü ve
mesmuat âlemindeki âyâtı temâşâ eden kulağını, Arşa kadar beraber alması lâzım
geldiği gibi, ruhunun hadsiz vezaife medar olan âlât ve cihâzâtının makinesi
hükmünde olan cism-i mübarekini dahi, tâ Arşa kadar beraber alması mukteza-yı
akıl ve hikmettir. Nasıl ki Cennette, hikmet-i İlâhiye cismi ruha arkadaş
ediyor. Çünkü pek çok vezaif-i ubudiyete ve hadsiz lezâiz ve âlâma medar olan
cesettir. Elbette o cesed-i mübarek, ruha arkadaş olacaktır. Madem Cennette
cisim ruh ile beraber gider. Elbette, Cennetü'l-Me'vâ gövdesi olan Sidretü'l-Müntehâya
uruc eden zât-ı Ahmediye (a.s.m.) ile cesed-i mübarekini refakat ettirmesi
ayn-ı hikmettir.
Yine hatıra gelir ki: Dersin, "Birkaç dakikada binler sene mesafeyi kat etmek aklen muhaldir."
Biz de deriz ki: Sâni-i
Zülcelâlin san'atında, harekât nihayet derecede muhteliftir. Meselâ, savtın
sür'atiyle ziya, elektrik, ruh, hayal sür'atleri ne kadar mütefavit olduğu
malûm. Seyyaratın dahi, fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl
hayrettedir. Acaba lâtif cismi, uruçta sür'atli olan ulvî ruhuna tâbi olmuş,
ruh sür'atinde hareketi nasıl akla muhalif görünür?
Hem on dakika yatsan,
bazı olur ki, bir sene kadar hâlâta maruz olursun. Hattâ bir dakikada insan
gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa,
uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki, bir
zaman-ı vahid, iki şahsa nisbeten, birisine bir gün, birisine de bir sene
hükmüne geçer. Şu mânâya bir temsil ile bak ki:
İnsanın hareketinden,
güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür
eden sür'at-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki:
O saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha
geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi altmış defa daha geniş bir daire içinde
saniyeleri, diğeri yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri, ve
hâkezâ râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri
sayacak gayet muntazam, azîm bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza,
saati sayan ibrenin dairesi küçük saatimiz kadar olsa, herhalde âşireleri sayan
ibrenin dairesi arzın medar-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım
gelir.
Şimdi iki şahıs farz ediyoruz. Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi, o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vahidde müşahede ettikleri eşya, saatimizle arzın medar-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhudatça pek çok farkları vardır. İşte zaman, çünkü harekâtın bir rengi, bir levni, yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, herekâtta câri olan bir hüküm, zamanda dahi câridir.
İşte, bir saatte
meşhudatımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur şahsın meşhudatı
kadar olduğu ve hakikat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen
şahıs gibi, aynı zamanda, o muayyen saatte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, burak-ı tevfik-i İlâhîye biner, berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat
edip, acaib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete
müşerref olup, rüyet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine
dönebilir ve dönmüş ve öyledir.
Yine hatıra gelir ki: Dersiniz, 'Evet, olabilir,
mümkündür. Fakat her mümkün vaki olmuyor. Bunun emsali var mı ki kabul edilsin?
Emsali olmayan birşeyin, yalnız imkânı ile, vukuuna nasıl hükmedilebilir?"
Biz de deriz ki: Emsali o kadar çoktur ki, hesaba gelmez. Meselâ, her zînazar, gözüyle, yerden tâ Neptün seyyaresine kadar bir saniyede çıkar. Her zîilim, aklıyla kozmoğrafya kanunlarına binip yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider. Her zîiman, namazın ef'al ve erkânına fikrini bindirip, bir nevi miraçla kâinatı arkasına alıp huzura kadar gider. Her zîkalb ve kâmil velî, seyr ü sülûk ile, Arştan ve daire-i esmâ ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hattâ, Şeyh Geylânî, İmam-ı Rabbânî gibi bazı zatların ihbarat-ı sadıkaları ile, bir dakikada Arşa kadar uruc-u ruhanîleri oluyor. Hem ecsâm-ı nuranî olan melâikelerin Arştan ferşe, ferşten Arşa kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehl-i Cennet, mahşerden Cennet bağlarına kısa bir zamanda uruc ediyorlar.
Elbette bu kadar
nümuneler gösteriyorlar ki, bütün evliyaların sultanı, umum mü'minlerin imamı,
umum ehl-i Cennetin reisi ve umum melâikelerin