|
Sözler / Otuzuncu
Söz - s.246 |
Kendimi bir sahrâ-yı
azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası
kaplamış. Ne nesîm var, ne ziya, ne âb-ı hayat-hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı
canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime
geldi ki, şu zeminin öteki tarafında ziya, nesîm, âb-ı hayat var, oraya geçmek
lâzım. Baktım ki, ihtiyarsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde tünelvâri bir
mağaraya sokuldum. Git gide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden
evvel o tahtel'arz yolda çok kimseler gitmişler, her tarafta boğulup kalmışlar.
Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum;
sonra sesleri kesiliyordu.
Ey hayaliyle benim
seyahat-i hayaliyeme iştirak eden arkadaş! O zemin tabiattır ve felsefe-i
tabiiyedir. Tünel ise, ehl-i felsefenin efkârıyla hakikate yol açmak için açtıkları
meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve AristoHAŞİYE
gibi meşahirlerindir.
İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhilerindir. Evet, İbn-i Sina'nın
bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra bütün bütün
kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş. Her neyse, seni meraktan
kurtarmak için hayalin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim. Şimdi
seyahatime dönüyorum.
Gid gide, baktım ki,
benim elime iki şey verildi: biri, bir elektrik, o tahtel'arz tabiatın
zulümatını dağıtır; diğeri bir âlet ile dahi azîm kayalar, dağ-misal taşlar
parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: "Bu elektrikle o âlet
Kur'ân'ın hazinesinden size verilmiştir."
Her ne ise, çok zaman
öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar
mevsiminde, bulutsuz bir güneş, ruh-efzâ bir nesîm, hayattar bir âb-ı leziz,
her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. "Elhamdü lillâh" dedim.
Sonra baktım ki, ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor.
Yine evvelki vaziyette, o
sahrâ-yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir
yolda, bir sâik beni sevk ediyordu. Bu defa tahtezzemin değil, belki seyir ve
seyahatle yeryüzünü kat edip öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde
öyle acaip ve garaibi görüyordum ki, tarif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor,
fırtına beni tehdit eder, herşey bana müşkülât peydâ eder. Fakat yine
Kur'ân'dan bana verilen bir vasıta-i seyahatimle geçiyordum, galebe çalıyordum.
Git gide bakıyordum, her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati
bitirenler, binde ancak birdir.
Her ne ise, o buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Ruh-efzâ
nesîmi teneffüs ederek "Elhamdü lillâh" dedim. O cennet gibi o âlemi
seyre başladım.
Sonra baktım, biri var
ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir anda
o müthiş sahrâya getirdi. Baktım ki, yukarıdan inmiş aynı asansörler gibi
muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zembil gibi şeyler
görünüyor. Kuvvet ve istidada göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de
birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun fevkine beni çıkardı.
Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası dağın
yarısına kadar gelmemişti. En lâtif bir nesîm, en leziz bir âb, en şirin bir
ziya her tarafta görünüyor.
Baktım ki, o asansörler
gibi nuranî menziller her tarafta var. Hattâ iki seyahatimde ve zeminin öteki
yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki, şunlar Kur'ân'-ı
Hakîmin âyetlerinin cilveleridir.
İşte,
ile işaret olunan evvelki yol,
tabiata saplananların ve tabiiyyun fikrini taşıyanların mesleğidir ki, onda
hakikate ve nura geçmek için ne kadar müşkülât olduğunu hissettiniz.
ile işaret olunan ikinci yol,
esbabperestlerin ve vesaite icad ve tesir verenlerin, meşâiyyun hükeması gibi
yalnız akılla, fikirle hakikatü'l-hakaike ve Vâcibü'l-Vücudun marifetine yol
açanların mesleğidir.
ile işaret olunan üçüncü yol ise,
sırat-ı müstakim ehli olan ehl-i Kur'ân'ın cadde-i nuraniyesidir ki, en kısa,
en rahat, en selâmet ve herkese açık, semâvî ve Rahmânî ve nuranî bir
meslektir.
HAŞİYE Eğer desen: "Sen necisin, bu meşahire karşı meydana çıkıyorsun? Sen bir sinek gibi olup da kartalların uçmalarına karışıyorsun?" Ben de derim ki: Kur'ân gibi bir üstad-ı ezeliyem varken, dalâlet-âlûd felsefenin ve evham-âlûd aklın şakirtleri olan o kartallara, hakikat ve marifet yolunda sinek kanadı kadar da kıymet vermeye mecbur değilim. Ben onlardan ne kadar aşağı isem, onların üstadı dahi benim üstadımdan bin defa daha aşağıdır. Üstadımın himmetiyle, onları gark eden madde ayağımı da ıslatamadı. Evet, büyük bir padişahın, onun kanununu ve evâmirini hâmil küçük bir neferi, küçük bir şahın büyük bir müşirinden daha büyük işler görebilir..