|
Sözler / Otuzuncu
Söz - s.244 |
İşte, diyanete itaat
etmeyen felsefenin böyle yolunu şaşırdığı içindir ki, ene kendi dizginini ele almış,
dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki enenin başı üstünde bir
şecere-i zakkum neşvünemâ bulup âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını
kaplamış.
İşte, o şecerenin kuvve-i
şeheviye-i behîmiye dalında beşerin enzârına verdiği meyveler ise, asnamlar ve
âlihelerdir. Çünkü, felsefenin esasında kuvvet müstahsendir. Hattâ
"El-hükmü li'l-galib" bir düsturudur. "Galebe edende bir kuvvet
var; kuvvette hak vardır" der.HAŞİYE 1
Zulmü mânen alkışlamış, zalimleri teşçi etmiştir ve cebbarları ulûhiyet
dâvâsına sevk etmiştir.
Hem masnudaki güzelliği
ve nakıştaki hüsnü, masnua ve nakşa mal edip, Sâni ve Nakkaşın mücerred ve
mukaddes cemâlinin cilvesine nisbet etmeyerek, "Ne güzel yapılmış" yerine
"Ne güzeldir" der, perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir.
Hem herkese satılan
muzahraf, hodfuruş, gösterici, riyakâr bir hüsnü istihsan ettiği için
riyakârları alkışlamış, sanem-misalleri kendi âbidlerine âbideHAŞİYE 2 yapmıştır.
O şecerenin kuvve-i
gadabiye dalında, biçare beşerin başında küçük büyük Nemrutlar, Firavunlar,
Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş; kuvve-i akliye dalında, âlem-i insaniyetin
dimağına dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun gibi meyveleri vermiş, beşerin beynini
bin parça etmiştir.
Şimdi şu hakikati tenvir
için, felsefe mesleğinin esâsât-ı fâsidesinden neş'et eden neticeleriyle,
silsile-i nübüvvetin esâsât-ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin binler
muvazenesinden, nümune olarak üç dört misal zikrediyoruz.
Meselâ, nübüvvetin hayat-ı
şahsiyedeki düsturî neticelerinden [1]
kaidesiyle, "Ahlâk-ı İlâhiye
ile muttasıf olup Cenâb-ı Hakka mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr,
kusurunuzu bilip dergâhına abd olunuz" düsturu nerede? Felsefenin
"Teşebbüh-ü bi'l-Vâcib insaniyetin gayet-i kemâlidir" kaidesiyle,
"Vâcibü'l-Vücuda benzemeye çalışınız" hodfuruşâne düsturu nerede?
Evet, nihayetsiz acz, zaaf, fakr, ihtiyaçla yoğrulmuş olan mahiyet-i insaniye
nerede? Nihayetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Vâcibü'l-Vücudun mahiyeti
nerde?
İkinci misal: Nübüvvetin hayat-ı içtimaiyedeki
düsturî neticelerinden ve şems ve kamerden tut, tâ nebâtat hayvânâtın imdadına
ve hayvânat insanın imdadına, hattâ zerrât-ı taamiye hüceyrât-ı bedenin
imdadına ve muavenetine koşturulan düstur-u teavün, kanun-u kerem, namus-u
ikram nerede? Felsefenin hayat-ı içtimaiyedeki düsturlarından ve yalnız bir
kısım zalim ve canavar insanların ve vahşî hayvanların fıtratlarını su-i
istimallerinden neş'et eden düstur-u cidal nerede? Evet, düstur-u cidâli o
kadar esaslı ve küllî kabul etmişler ki, "Hayat bir cidaldir" diye
eblehâne hükmetmişler.
Üçüncü misal: Nübüvvetin
tevhid-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve düstur-u galiyesinden
yani "Her birliği bulunan yalnız
birden sudur edecektir; madem herşeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek
birtek Zâtın icadıdır" diye olan tevhidkârâne düsturu nerede? Eski felsefenin
bir düstur-u itikadiyesinden olan
"Birden bir sudur eder";
yani "Bir zattan bizzat birtek sudur edebilir. Sair şeyler, vasıtalar
vasıtasıyla ondan sudur eder" diye, Ganiyy-i ale'l-Itlak ve Kadîr-i
Mutlakı âciz vesaite muhtaç göstererek, bütün esbaba ve vesaite, rububiyette
bir nevi şirket verip, Hâlık-ı Zülcelâle "akl-ı evvel" namında bir
mahlûku verip adeta sair mülkünü esbaba ve vesaite taksim ederek bir şirk-i
azîme yol açan şirk-âlûd ve dalâlet-pîşe o felsefenin düsturu nerede? Hükemanın
yüksek kısmı olan işrakıyyun böyle halt etseler, maddiyyun, tabiiyyun gibi
aşağı kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.
Dördüncü misal: Nübüvvetin düstur-u hakîmânesinden [2]
sırrıyla, "Herşeyin, her
zîhayatın neticesi ve hikmeti, kendine ait bir ise, Sâniine ait neticeleri,
Fâtırına bakan hikmetleri binlerdir. Herbir şeyin, hattâ bir meyvenin, bir
ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu" mahz-ı hakikat
olan düstur-u hikmet nerede? Felsefenin "Herbir zîhayatın neticesi kendine
bakar veyahut insanın menâfiine aittir' diye, koca bir dağ gibi ağaca hardal
gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet mânâsız bir
HAŞİYE 1 Düstur-u nübüvvet "Kuvvet haktadır; hak kuvvette değildir" der, zulmü keser, adaleti temin eder.
HAŞİYE 2 Yani; o sanem-misâller, perestişkârlarının hevesatlarına hoş görünmek ve teveccühlerini kazanmak için riyakârane gösteriş ile ibadet gibi bir vaziyet gösteriyorlar.
[1] Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, 1:13 (Mukaddime).
[2] "Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin." İsrâ Sûresi, 17:44.