|
Sözler / Yirmi
Yedinci Söz s.219 |
çendan fenâ-i nefse
muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi öldürürler; yine Sahâbeye yetişemiyorlar. Çünkü
Sahâbelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden, nefsin mahiyetindeki
cihâzât-ı kesire ile, ubudiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksâmına daha
ziyade mazhardırlar. Fenâ-i nefisten sonra ubudiyet-i evliya besâtet peydâ
eder.
ÜÇÜNCÜ VECİH: Fazilet-i a'mâl ve sevab-ı ef'âl ve
fazilet-i uhreviye cihetinde Sahâbelere yetişilmez. Çünkü, nasıl bir asker bazı
şerâit dahilinde, mühim ve mahuf bir mevkide, bir saat nöbette bir sene ibadet
kadar bir fazilet kazanabilir; ve bir dakikada bir kurşunu yemekle, en ekall
kırk günde ancak kazanılacak velâyet derecesi gibi bir makama çıkıyor. Öyle de,
Sahâbelerin tesis-i İslâmiyette ve neşr-i ahkâm-ı Kur'âniyede hizmetleri ve
İslâmiyet için bütün dünyaya ilân-ı harp etmeleri o kadar yüksektir ki, bir
dakikasına, başkaları bir senede yetişemez. Hattâ, denilebilir ki, bütün
dakikaları, o hizmet-i kudsiyede, o şehid olan neferin dakikası gibidir. Bütün
saatleri, müthiş bir makamda bir saat nöbet tutan fedakâr bir neferin nöbeti
gibidir ki, amel az, ücreti çok, kıymeti yüksektir.
Evet, Sahâbeler madem
İslâmiyetin tesisinde ve envâr-ı Kur'âniyenin neşrinde, saff-ı evvel teşkil
ediyorlar. Es-sebebü ke'l-fâil
sırrınca, bütün ümmetin hasenâtından onlara hisse çıkar. Ümmetin
[1]
demesiyle, Sahâbelerin, bütün
ümmetinin hasenâtından hissedarlıklarını gösteriyor.
Hem, nasıl ki bir ağacın
kökündeki küçük bir meziyet, ağacın dallarında büyük bir suret alır, büyük bir
daldan daha büyüktür. Hem nasıl ki mebdede küçük bir irtifa, gittikçe bir yekûn
teşkil eder. Hem nasıl ki nokta-i merkeziyeye yakın bir iğne ucu kadar bir
ziyadelik, daire-i muhitada bazan bir metre kadar ziyadeye mukabil gelebiliyor.
Aynen şu dört misal gibi, Sahâbeler, İslâmiyetin şecere-i nuraniyesinin
köklerinden, esaslarından oldukları, hem bina-yı İslâmiyetin hutut-u
nuraniyesinin mebdeinde, hem cemaat-i İslâmiyenin imamlarından ve adedlerinin
evvellerinden, hem şems-i nübüvvet ve sirâc-ı hakikatin merkezine yakın
olduklarından, az amelleri çoktur, küçük hizmetleri büyüktür. Onlara yetişmek
için, hakikî Sahâbe olmak lâzım geliyor.
Sual: Deniliyor ki: Sahâbeler Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı gördüler, sonra iman ettiler.
Biz ise görmeden iman ettik. Öyleyse imanımız daha kavîdir. Hem kuvvet-i
imanımıza delâlet eden rivayet var.
Elcevap: Sahâbeler,
o zamanda, efkâr-ı âmme-i âlem hakaik-ı İslâmiyeye muârız ve muhalif iken,
Sahâbeler yalnız suret-i insaniyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı
görüp, bazan mucizesiz olarak, öyle bir iman getirmişler ki, bütün efkâr-ı
âmme-i âlem, onların imanlarını sarsmıyordu. Şüphe değil, bazısına vesvese de
vermezdi.
Sizler iseniz, kendi
imanınızı, Sahâbelerin imanlarıyla muvazene ediyorsunuz. Bütün efkâr-ı âmme-i
İslâmiye imanınıza kuvvet ve senet olduğu halde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmın, şecere-i tûbâ-i nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyeti ve suret-i
cismaniyesini değil, belki umum envâr-ı İslâmiye ve hakaik-ı Kur'âniye ile
nuranî, muhteşem şahs-ı mânevîsini, bin mucizatla muhât olarak akıl gözüyle
gördüğünüz halde, bir Avrupa filozofunun sözüyle vesveseye ve şüpheye düşen
imanınız nerede? Hem Sahâbelerin kuvvet-i imanlarını gösteren ve imanlarının
tereşşuhâtı olan şiddet-i takvâları ve kemâl-i salâhatleri nerede? Ey müddei,
senin, şiddet-i zaafından, ferâizi tamamıyla senden göstermeyen sönük imanın nerede?
Amma, hadiste varid olan ki, "Âhirzamanda beni görmeyen ve iman getiren, daha ziyade makbuldür"[4]
meâlindeki rivayet,
hususî fazilete dairdir, has bazı eşhas hakkındadır. Bahsimiz ise, fazilet-i
külliye ve ekseriyet itibarıyladır.
İkinci sual:Diyorlar ki: Ehl-i velâyet ve ashâb-ı kemâlât, dünyayı terk etmişler. Hattâ hadiste var ki, "Dünya muhabbeti bütün hataların başıdır."[5]
[1] Allahım, Efendimiz Muhammed'e ve âl ve Ashabına rahmet et.
[2] Allahım! "Ashabım yıldızlar gibidir; hangisine uysanız doğru yolu bulursunuz"(el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1:132, Hadis No: 381) ve "Asırların en hayırlısı benim asrımdır"(Buhari, Şehâdât: 9, Fadâilü Ashâbi'n-Nebî: 1, Rikak: 7, Eymân: 10, 27; Tirmizi, Fiten: 45, Menâkıb: 56; İbn-i Mâce, Ahkâm: 27; Müsned, 1:378, 417, 2:228, 410, 4:267, 276, 5:350.) buyuran Efendimiz Muhammed'e, âline ve ashabına salât ve selâm et.orijinal
[3] "Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." Bakara Sûresi, 2:32.
[4] Müsned, 5:248, 257, 264; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:41, 4:89.
[5] el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 3:368, Hadis No: 3662.