|
Sözler / Yirmi
Üçüncü Söz - s.140 |
içindeyim. Telâş ettim.
Fakat ne çare ki hiçbir tarafa kaçılmaz. Garaipten olarak, o şimendiferin iki tarafında
pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemiler
gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için
çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler dikenli mikenli; mülâkatında elime
batıyor, kanatıyor, şimendiferin gitmesiyle mufarakatinden elimi parçalıyorlar,
bana pek pahalı düşüyorlardı.
Birden, şimendiferdeki
bir hademe dedi: "Beş kuruş ver; sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar
vereceğim. Beş kuruş yerine, elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun.
Hem de ceza var; izinsiz koparamazsın."
Birden, sıkıntıdan, ne
vakit tünel bitecek diye, başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel
kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar
atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm; iki tarafında iki mezar taşı
dikilmiş. Merakla dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle
"Said" ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden "Eyvah!"
dedim. Birden, o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi:
"Aklın başına geldi
mi?"
Dedim: "Evet, geldi.
Fakat kuvvet kalmadı, çare yok."
Dedi: "Tevbe et, tevekkül et."
Dedim: "Ettim."
Ayıldım. Eski Said
kaybolmuş; Yeni Said olarak kendimi gördüm.
İşte, o vakıa-i
hayaliyeyi, Allah hayır etsin, bir iki kısmını ben tabir edeceğim; sair
cihetleri sen kendin tabir et.
O yolculuk ise, âlem-i
ervahtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan,
haşirden, köprüden geçen, ebedü'l-âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın
ise, altmış sene ömürdür ki, bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında
tahmin ediyordum. Senedim yok; fakat bâki kalan on beşinden yarısını âhirete
sarf etmek için, Kur'ân-ı Hakîmin hâlis bir tilmizi beni irşad etti.
O han ise, benim için
İstanbul imiş. O şimendifer ise zamandır; herbir yıl bir vagondur. O tünel ise,
hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise, lezâiz-i nâmeşruadır
ve lehviyât-ı muharremedir ki, mülâkat esnasında tasavvur-u zevaldeki elem
kalbi kanatıyor, mufarakatinde parçalıyor, cezayı dahi çektiriyor.
Şimendifer hademesi
demişti: "Beş kuruş ver; onlardan istediğin kadar vereceğim." Onun
tabiri şudur ki: İnsanın helâl sa'yiyle, meşru dairede gördüğü zevkler,
lezzetler, keyfine kâfidir; harama girmeye ihtiyaç bırakmaz.
Sair kısımları sen tabir
edebilirsin.
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
İnsan, şu kâinat içinde
pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer: Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde
büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki,
şu mevcudat ona musahhar olmuş. Eğer insan zaafını anlayıp, kalen, halen,
tavren dua etse ve aczini bilip istimdad eylese, o teshirin şükrünü eda ile
beraber, matlubuna öyle muvaffak olur ve maksatları ona öyle musahhar olur ki,
iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-i mişârına muvaffak olamaz. Yalnız, bazı vakit
lisan-ı hal duasıyla hasıl olan bir matlubunu, yanlış olarak kendi iktidarına
haml eder.
Meselâ, tavuğun
yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen
arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip, onu aç bırakıp
kendi tok oluyor. İşte câ-yı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temâşâ bir
cilve-i rahmet...
Nasıl ki, nazdar bir
çocuk, ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazin haliyle matluplarına öyle muvaffak
olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, o matluplardan binden birisine
bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz, onun hakkında şefkat ve
himayeti tahrik ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine
musahhar eder. Şimdi, böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti
ittiham etmek suretiyle, ahmakane bir gururla, "Ben kuvvetimle bunları
teshir ediyorum" dese, elbette bir tokat yiyecektir.
İşte, insan dahi,
Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini itham edecek bir tarzda, küfran-ı nimet
suretinde, Karun gibi
[1]
yani "Ben kendi ilmimle, kendi
iktidarımla kazandım" dese, elbette sille-i azâba kendini müstehak
eder.