|
Sözler / Yirmi
Birinci Söz - s.112 |
Yirmi Birinci Sözün İkinci Makamı
Kalbin beş yarasına beş merhemi tazammun eder.
![]()
EY MARAZ-I VESVESE İLE MÜPTELÂ!
Biliyor musun, vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer;
ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen
küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır.
Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir; mahiyetini bilsen, onu tanısan,
gider.
Öyleyse, şu musibetli
vesvesenin aksâm-ı kesiresinden kesîrü'l-vuku olan yalnız Beş Vechini beyan
edeceğim; belki sana ve bana şifa olur. Zira şu vesvese öyle birşeydir ki,
cehil onu davet eder, ilim onu tard eder. Tanımazsan gelir, tanısan gider.
BİRİNCİ
VECİH - BİRİNCİ YARA
Şeytan, evvelâ şüpheyi kalbe atar. Eğer kalb kabul etmezse, şüpheden şetme döner. Hayale karşı şetme benzer bazı pis hatıraları ve münâfi-i edep çirkin halleri tasvir eder. Kalbe "Eyvah!" dedirtir, ye'se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki, kalbi, Rabbine karşı sû-i edepte bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur:
Bak, ey biçare vesveseli
adam! Telâş etme. Çünkü senin hatırına gelen şetim değil, belki tahayyüldür.
Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tahayyül-ü şetim dahi şetim değildir.
Zira, mantıkça, tahayyül, hüküm değildir. Şetim ise hükümdür.
Hem bununla beraber, o
çirkin sözler, senin kalbin sözleri değil. Çünkü senin kalbin, ondan müteessir
ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Vesvesenin
zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani, onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben
mutazarrır olmaktır. Çünkü hükümsüz bir tahayyülü hakikat tevehhüm eder. Hem
şeytanın işini kendi kalbine mal eder; onun sözünü ondan zanneder. Zarar anlar,
zarara düşer. Zaten şeytanın da istediği odur.
İKİNCİ
VECİH
Budur ki, mânâlar kalbden
çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler, oradan suretleri
giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebep tahtında bir nevi suretleri nesceder.
Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse, ya
ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh ve
temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise, giymek yoktur, fakat temas var.
Vesveseli adam, teması, telebbüsle iltibas eder. "Eyvah!" der.
"Kalbim ne kadar bozulmuş. Bu sefillik, bu hisset-i nefis, beni matrud
eder." Şeytan onun şu damarından çok istifade eder.
Şu yaranın merhemi şudur:
Dinle ey biçare! Nasıl ki senin namazın edeb-i nezihânesinin vesilesi olan
zahirî taharete, batnının bâtınındaki necaset ona tesir etmez ve bozmaz. Öyle
de, maânî-i mukaddesenin, suret-i mülevveseye mücavereti zarar etmez. Meselâ,
sen âyât-ı İlâhiyeyi tefekkür ediyorsun. Birden, bir maraz, ya bir iştah, ya
bevl gibi bir emr-i müheyyic şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin
hayalin, devâ-i illet ve kaza-i hâcetin levazımatını görecek, bakacak, onlara
münasip süflî suretleri nescedecek. Ve gelen mânâlar ortalarından geçecekler.
Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var.
Yalnız hatar ise, hasr-ı nazardır, zann-ı zarardır.
ÜÇÜNCÜ
VECİH
Budur ki: Eşya
mabeynlerinde bazı münasebât-ı hafiye bulunur. Hattâ, hiç ümit etmediğin şeyler
içinde münasebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur; veya senin hayalin, meşgul
olduğu san'ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr-ı
münasebettendir ki, bazan bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hatıra
getirir. Fenn-i beyanda beyan olunduğu gibi, "Hariçte uzaklık sebebi olan
zıddiyet ise, hayalde sebeb-i kurbiyettir." Yani, iki zıddın suretlerinin
cem'ine vasıta, bir münasebet-i hayaliyedir. Bu münasebetle gelen tahattura
"tedâi-yi efkâr" tabir edilir. Meselâ, sen namazda, münacatta, Kâbe
karşısında, huzur-u İlâhîde iken, âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu
tedâi-yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder.
[1] "Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, ey Rabbim, Sana sığınırım." Mü'minûn Sûresi, 23:97-98.