|
Sözler / Yirminci
Söz - s.106 |
sınıf ateştir. Öyleyse,
ateşin bütün derecâtına ve umum envâına cami olan Cehennem içinde, elbette
Zemheririn bulunması zarurîdir.
Üçüncüsü: Cehennem
ateşinin tesirini men edecek ve eman verecek iman gibi bir madde-i mâneviye,
İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misilli, dünyevî ateşinin dahi tesirini men
edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünkü, Cenâb-ı Hak, ism-i Hakîm iktizasıyla,
bu dünya dârü'l-hikmet olmak hasebiyle, esbab perdesi altında icraat yapıyor.
Öyleyse, Hazret-i İbrahim'in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe
karşı mukavemet haletini vermiştir. İbrahim'i yakmadığı gibi, gömleğini de
yakmıyor.
İşte bu işaretin
remziyle, mânen şu âyet diyor ki: "Ey millet-i İbrahim! İbrahimvâri
olunuz, tâ gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada, hem orada
bir zırh olsun. Ruhunuza imanı giydirip Cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu
gibi, Cenâb-ı Hakkın zeminde sizin için sakladığı ve ihzar ettiği bazı maddeler
var; onlar sizi ateşin şerrinden muhafaza eder. Arayınız, çıkarınız,
giyiniz."
İşte, beşerin mühim
terakkiyâtından ve keşfiyâtındandır ki, bir maddeyi bulmuş, ateş yakmayacak ve
ateşe dayanır bir gömlek giymiş. Şu âyet ise, ona mukabil, bak, ne kadar ulvî,
lâtif ve güzel ve ebede kadar yırtılmayacak, Hanîfen Müslimen tezgâhında dokunacak bir hulleyi
gösteriyor.
Hem meselâ [1]
"Hazret-i Âdem Aleyhisselâmın
dâvâ-yı hilâfet-i kübrâda mucize-i kübrâsı, tâlim-i esmâdır" diyor. İşte,
sair enbiyanın mucizeleri birer hususî harika-i beşeriyeye remzettiği gibi,
bütün enbiyanın pederi ve divan-ı nübüvvetin fâtihası olan Hazret-i Âdem
Aleyhisselâmın mucizesi, umum kemâlât ve terakkiyât-ı beşeriyenin nihayetlerine
ve en ileri hedeflerine, sarahate yakın işaret ediyor.
Cenâb-ı Hak (celle
celâlühü) mânen şu âyetin lisan-ı işaretiyle diyor ki: "Ey benî Âdem!
Sizin pederinize, melâikelere karşı hilâfet dâvâsında rüçhaniyetine hüccet
olarak, bütün esmâyı tâlim ettiğimden; siz dahi, madem onun evlâdı ve vâris-i
istidadısınız, bütün esmâyı taallüm edip, mertebe-i emanet-i kübrâda, bütün
mahlûkata karşı rüçhaniyetinize liyakatinizi göstermek gerektir. Zira kâinat
içinde, bütün mahlûkat üstünde, en yüksek makamâta gitmek ve zemin gibi büyük
mahlûkatlar size musahhar olmak gibi mertebe-i âliyeye size yol açıktır. Haydi,
ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız.
"Fakat sizin
pederiniz bir defa Şeytana aldandı, Cennet gibi bir makamdan rû-yi zemine
muvakkaten sukut etti. Sakın siz de terakkiyâtınızda Şeytana uyup hikmet-i
İlâhiyenin semâvâtından tabiat dalâletine sukuta vasıta yapmayınız. Vakit be
vakit başınızı kaldırıp Esmâ-i Hüsnâma dikkat ederek, o semâvâta uruc etmek
için fünununuzu ve terakkiyâtınızı merdiven yapınız. Tâ fünun ve kemâlâtınızın menbaları
ve hakikatleri olan esmâ-i Rabbâniyeme çıkasınız ve o esmânın dürbünüyle,
kalbinizle Rabbinize bakasınız."
Bir nükte-i mühimme ve bir sırr-ı ehem
Şu âyet-i acîbe, insanın câmiiyet-i istidadı cihetiyle mazhar olduğu bütün kemâlât-ı ilmiye ve terakkiyât-ı fenniye ve havârık-ı sun'iyeyi "tâlim-i esmâ" ünvanıyla ifade ve tabir etmekte şöyle lâtif bir remz-i ulvî var ki:
Herbir kemâlin, herbir
ilmin, herbir terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki, o
hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı
ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san'at
kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir
gölgedir.
Meselâ, hendese bir
fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakkın ism-i Adl ve
Mukaddir'ine yetişip, hendese aynasında o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle
müşahede etmektir.
Meselâ, tıp bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlakın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rû-yi zeminde Rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur.
Meselâ, hakikat-i
mevcudattan bahseden hikmetü'l-eşya, Cenâb-ı Hakkın (celle celâlühü) ism-i
Hakîm'inin tecelliyât-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada,
menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona
dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve
mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misilli dalâlete yol açar.
İşte sana üç misal. Sair
kemâlât ve fünunu bu üç misale kıyas et.
İşte, Kur'ân-ı Hakîm, şu
âyetle beşeri, şimdiki terakkiyâtında pek çok geri kaldığı en yüksek noktalara,
en ileri hududa, en nihayet mertebelere,