|
Sözler / Yirminci
Söz - s.100 |
karşı temerrüd ederek
ağlamayıp gözünüz cümud ve kalbiniz katılık ediyor?
Hem üçüncü fıkrada der:
[1]
Şu fıkra ile, Tûr-i Sinâ'daki
münâcât-ı Mûseviyede (a.s.) vuku bulan tecelliye-i celâliye heybetinden koca
dağ parçalanıp dağılması ve o haşyetten taşların etrafa yuvarlanması olan
vakıa-i meşhureyi ihtarla şöyle bir mânâyı ders veriyor ki:
Ey kavm-i Mûsâ! Nasıl
Allah'tan korkmuyorsunuz? Halbuki, taşlardan ibaret olan dağlar, Onun
haşyetinden ezilip dağılıyor. Ve sizden ahz-ı misak için üstünüzde Cebel-i
Tûr'u tuttuğunu, hem taleb-i rüyet hadisesinde dağın parçalanmasını bilip ve
gördüğünüz halde, ne cesaretle Onun haşyetinden titremeyip kalbinizi katılık ve
kasavette bulunduruyorsunuz?
Hem birinci fıkrada
diyor:
[2]
Bu fıkra ile, dağlardan nebean eden
Nil-i mübarek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evâmir-i
tekviniyeye karşı ne kadar harikanümâ ve mucizevâri bir surette mazhar ve
musahhar olduğunu ifham eder. Ve onunla böyle bir mânâyı müteyakkız kalblere
veriyor ki:
Şöyle azîm ırmakların, elbette mümkün değil, şu dağlar hakikî menbaları olsun. Çünkü, faraza o dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî birer havuz olsalar, o büyük nehirlerin şöyle sür'atli ve kesretli cereyanlarına, muvazeneyi kaybetmeden, birkaç ay ancak dayanabilirler. Ve o kesretli masarife karşı, galiben bir metre kadar toprakta nüfuz eden yağmur, kâfi varidat olamaz. Demek ki, şu enhârın nebeanları, âdi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki pek harika bir surette, Fâtır-ı Zülcelâl onları sırf hazine-i gaybdan akıttırıyor.
İşte, bu sırra işareten, bu mânâyı ifade için, hadiste rivayet ediliyor ki, "O üç nehrin herbirine Cennetten birer katre her vakit damlıyor; ve ondan bereketlidirler." Hem bir rivayette denilmiş ki: "Şu üç nehrin menbaları Cennettendir."[3] Şu rivayetin hakikati şudur ki: Madem esbab-ı maddiye, şunların bu derece kesretli nebeânına kabil değildir. Elbette menbaları bir âlem-i gaybdadır ve gizli bir hazine-i rahmetten gelir ki, masarifle varidatın muvazenesi devam eder.
İşte, Kur'ân-ı Hakîm şu
mânâyı ihtarla şöyle bir ders veriyor ki, der:
Ey Benî İsrail ve ey benî
Âdem! Kalb katılığı ve kasavetinizle öyle bir Zât-ı Zülcelâlin evâmirine karşı
itaatsizlik ediyorsunuz ve öyle bir Şems-i Sermedînin ziya-yı marifetine
gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki, Mısır'ınızı cennet suretine çeviren Nil-i
mübarek gibi koca nehirleri âdi, câmid taşların ağızlarından akıtıp mucizât-ı
kudretini, şevâhid-i vahdâniyetini o koca nehirlerin kuvvet ve zuhur ve
ifazaları derecesinde kâinatın kalbine ve zeminin dimağına vererek cin ve insin
kulûb ve ukulüne isâle ediyor. Hem hissiz, câmid bazı taşları böyle acip bir
tarzdaHAŞİYE mucizât-ı kudretine mazhar etmesi,
güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi o Fâtır-ı Zülcelâli gösterdiği halde,
nasıl Onun o marifetine karşı kör olup görmüyorsunuz?
İşte, şu üç hakikate
nasıl bir belâgat giydirilmiş, gör. Ve belâgat-i irşadiyeye dikkat et. Acaba
hangi kasavet ve katılık vardır ki, böyle hararetli şu belâgat-i irşada karşı
dayanabilsin, ezilmesin?
İşte, baştan buraya kadar
anladınsa, Kur'ân-ı Hakîmin irşadî bir lem'a-i i'câzını gör, Allah'a şükret.
[1] "Taşlardan öyleleri var ki, Allah korkusundan parçalanıp aşağılara yuvarlanır." Bakara Sûresi, 2:74.
[2] "Taşlardan öyleleri var ki, bağrından nehirler çağlar."Bakara Sûresi: 2:74.
[3] Müslim, Cennet: 26; Müsned, 2:289, 440; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 5:381.
HAŞİYE Nil-i mübarek Cebel-i Kamer'den çıktığı gibi, Dicle'nin en mühim bir şubesi Van vilâyetinden, Müküs nahiyesinden bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat'ın da mühim bir şubesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. Dağların aslı, hilkaten bir madde-i mâyiadan incimad etmiş taşlar olduğu fennen sabittir. Tesbihat-ı Nebeviyeden olan "Sübhâne men beseta'l-arza a'lâ mâin cemedin" kat'î delâlet ediyor ki, asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki: Su gibi bir madde, emr-i İlâhî ile incimad eder, taş olur. Taş, izn-i İlâhî ile toprak olur. Tesbihteki "arz" lâfzı, toprak demektir. Demek o su çok yumuşaktır, üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için, Hakîm-i Rahîm, toprağı taş üstünde serer, zevilhayata makarr eder.
[4] "Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın." Bakara Sûresi, 2:32.
[5] Allahım! Kur'ân'ın esrarını, sevdiğin ve râzı olduğun şekilde bize tefhim et ve onun hizmetine bizi muvaffak et. Âmin, rahmetinle ey Erhamürrâhimîn. Allahım! Kur'ân-ı Hakîmin kendisine indirildiği zâta ve bütün âl ve ashâbına salât ve selâm et.