|
Sözler /
Yirminci Söz - s.98 |
Hazret-i Âdem'in melâikelere
karşı kabiliyet-i hilâfet için bir mucizesi olan tâlim-i esmâdır ki, bir hadise-i
cüz'iyedir. Şöyle bir düstur-u küllînin ucudur ki:
Nev-i beşere câmiiyet-i
istidat cihetiyle tâlim olunan hadsiz ulûm ve kâinatın envâına muhit pek çok
fünun ve Hâlıkın şuûnat ve evsâfına şâmil kesretli maarifin tâlimidir ki, nev-i
beşere, değil yalnız melâikelere, belki semâvat ve arz ve dağlara karşı
emanet-i kübrâyı haml dâvâsında bir rüçhaniyet vermiş; ve heyet-i mecmuasıyla
arzın bir halife-i mânevîsi olduğunu Kur'ân ifham ettiği misilli,
"melâikelerin Âdem'e secdesiyle beraber Şeytanın secde etmemesi" olan
hadise-i cüz'iye-i gaybiye, pek geniş bir düstur-u külliye-i meşhudenin ucu
olduğu gibi, pek büyük bir hakikati ihsas ediyor. Şöyle ki:
Kur'ân, şahs-ı Âdem'e
melâikelerin itaat ve inkıyadını ve Şeytanın tekebbür ve imtinâını zikretmesiyle,
nev-i beşere kâinatın ekser maddî envâları ve envâın mânevî mümessilleri ve
müekkelleri musahhar olduklarını ve nev-i beşerin hassalarının bütün
istifadelerine müheyyâ ve münkad olduklarını ifham etmekle beraber; o nev'in
istidadâtını bozan ve yanlış yollara sevk eden mevadd-ı şerire ile onların
mümessilleri ve sekene-i habiseleri o nev-i beşerin tarik-i kemâlâtında ne
büyük bir engel, ne müthiş bir düşman teşkil ettiğini ihtar ederek, Kur'ân-ı
Mu'cizü'l-Beyan, birtek Âdem ile (a.s.) cüz'î hadiseyi konuşurken, bütün
kâinatla ve bütün nev-i beşerle bir mükâleme-i ulviye ediyor.
İKİNCİ
NÜKTE
Mısır kıt'ası, kumistan
olan Sahrâ-yı Kebirin bir parçası olduğundan, Nil-i mübarekin feyziyle gayet
mahsuldar bir tarla hükmüne geçtiğinden, o cehennem-nümun sahrâ komşuluğunda
şöyle cennet-misal bir mevki-i mübarekin bulunması, felâhat ve ziraati,
ahalisinde pek mergup bir surete getirmiş ve o sekenenin seciyesine öyle tesbit
etmiş ki, ziraati kudsiye ve vasıta-i ziraat olan bakarı ve sevri mukaddes,
belki mâbud derecesine çıkarmış. Hattâ, o zamandaki Mısır milleti, sevre,
bakara, ibadet etmek derecesinde bir kudsiyet vermişler. İşte, o zamanda Benî
İsrail dahi o kıt'ada neş'et ediyordu; ve o terbiyeden bir hisse aldıkları,
"icl" meselesinden anlaşılıyor.
İşte, Kur'ân-ı Hakîm,
Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve
istidatlarına işlemiş olan o bakarperestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir
bakarın zebhiyle ifham ediyor. İşte şu hadise-i cüz'iye ile bir düstur-u
küllîyi, her vakit, hem herkese gayet lüzumlu bir ders-i hikmet olduğunu, ulvî
bir i'câz ile beyan eder.
Buna kıyasen bil ki,
Kur'ân-ı Hakîmde bazı hâdisât-ı tarihiye suretinde zikredilen cüz'î hadiseler,
küllî düsturların uçlarıdır. Hattâ çok surelerde zikir ve tekrar edilen kıssa-i
Mûsânın yedi cümlelerine misal olarak, Lemeat'ta, İ'câz-ı Kur'ân Risalesinde, o
cüz'î cümlelerin herbir cüz'ünün nasıl mühim bir düstur-u küllîyi tazammun
ettiğini beyan etmişiz. İstersen o risaleye müracaat et.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Şu âyeti okurken,
müvesvis dedi ki: "Herkese malûm ve âdi olan taşların şu fıtrî bazı
hâlât-ı tabiiyesini en mühim ve büyük meseleler suretinde bahis ve beyanda ne
mânâ var, ne münasebet var, ne ihtiyaç var?"
Şu vesveseye karşı,
feyz-i Kur'ân'dan şöyle bir nükte ilham edildi:
Evet, münasebet var ve ihtiyaç var. Hem o derece büyük bir münasebet ve ehemmiyetli bir mânâ ve o
derece muazzam ve lüzumlu bir hakikat var ki, ancak Kur'ân'ın îcâz-ı mu'cizi ve
lütf-u irşadıyla bir derece basitleştirilmiş ve ihtisar edilmiş.
Evet, i'câz-ı Kur'ân'ın
bir esası olan îcaz, hem hidayet-i Kur'ân'ın bir nuru olan lütf-u irşad ve
hüsn-ü ifham, iktiza ediyorlar ki, Kur'ân'ın muhatapları içinde ekseriyeti
teşkil eden avâma karşı küllî hakikatleri ve derin ve umumî düsturları, melûf
ve cüz'î suretlerle gösterilsin. Ve fikirleri basit olan umumî avâma karşı,
muazzam hakikatlerin yalnız uçları ve basit bir sureti gösterilsin. Hem âdet
perdesi tahtında ve zeminin altında harikulâde olan tasarrufât-ı İlâhiye
icmâlen gösterilsin. İşte, bu sırra binâendir ki, Kur'ân-ı Hakîm şu âyetle
diyor:
Ey Benî İsrail ve ey benî
Âdem! Sizlere ne olmuş ki, kalbleriniz taştan daha câmid ve daha ziyade
katılaşmıştır. Zira, görmüyor musunuz ki, o pek sert ve pek câmid ve toprak
altında bir tabaka-i azîme
[1] "Sonra, bütün bunların ardından kalbiniz yine katılaştı. Sanki taş kesildi, hattâ taştan da katılaştı. Çünkü öyle taşlar vardır, bağrından nehirler çağlar. Öyleleri var ki, yarılır da aralarından sular akar. Öyleleri var ki, Allah korkusundan parçalanıp aşağılara yuvarlanır. Allah ise sizin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir." Bakara Sûresi, 2:74.