|
Sözler / On Dokuzuncu Söz - s.93 |
SEKİZİNCİ REŞHA
Bilirsin
ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir
himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Halbuki, bak: Bu zat, büyük ve çok
âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle,
küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip,
yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi-ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit
olarak-vaz ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor.
İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü'l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer filozofu alsınlar,
oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten
bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?
DOKUZUNCU REŞHA
Hem bilirsin: Küçük bir adam, küçük bir
haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münazaralı bir dâvâda, hicapsız,
pervâsız, küçük fakat hacâlet-âver
bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve
telâş göstermeden söyleyemez.
Şimdi bak
bu zâta: Pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar,
pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir
cemaatte, pek büyük husumet karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük
dâvâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâpervâ, bilâtereddüt, bilâhicap, telâşsız, samimî bir safvetle,
büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedit, ulvî bir
surette söylediği sözlerde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün
müdür? Kellâ!
[1]
Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir, Hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat
görünsün, aldatsın?
ONUNCU REŞHA
İşte, bak:
Ne kadar merak-âver, ne kadar cazibedar,
ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakaikı gösterir
ve mesâili ispat eder. Bilirsin ki, en ziyade insanı tahrik eden meraktır.
Hattâ, eğer sana denilse, "Yarı ömrünü, yarı malını versen, Kamerden ve
Müşteriden biri gelir, Kamerde ve Müşteride ne var, ne yok, ahvâlini sana haber
verecek. Hem doğru olarak senin istikbalini ve başına ne geleceğini doğru
olarak haber verecek"; merakın varsa, vereceksin.
Halbuki, şu
zat öyle bir Sultanın ahbârını söylüyor ki,
memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervane etrafında döner. O Arz olan o
pervane ise, bir lâmba etrafında pervaz eder. Ve o Güneş olan lâmba ise, o
Sultanın binler menzillerinden bir misafirhanesinde, binler misbahlar
içinde bir lâmbasıdır.
Hem öyle acaip bir âlemden hakikî olarak bahsediyor ve öyle bir
inkılâptan haber veriyor ki, binler küre-i arz bomba olsa, patlasalar, o kadar acip olmaz. Bak, onun lisanında
,
,
gibi
sûreleri işit. Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki, şu
dünyevî istikbal ona nisbeten bir katre
serap hükmündedir.
Hem öyle
bir saadetten haber veriyor ki, bütün saadet-i dünyeviye ona nisbeten bir berk-i zâilin bir şems-i sermede nisbeti gibidir.
ON BİRİNCİ REŞHA
Böyle acip ve muammâ-âlûd şu kâinatın
perde-i zahiriyesi altında, elbette ve elbette böyle acaip bizi bekliyor. Böyle acaibi
haber verecek, böyle harika ve fevkalâde muciznümâ
bir zat lâzımdır.
Hem bu
zâtın gidişatından görünüyor ki, o görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor.
Hem bizi
nimetleriyle perverde eden şu semâvat
ve arzın İlâhı bizden ne istiyor, marziyâtı nedir;
pek sağlam olarak bize ders veriyor.
Hem bunlar
gibi daha pek çok merak-âver, lüzumlu hakaikı ders veren bu zâta karşı herşeyi
bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken, ekser insanlara ne olmuş ki,
sağır olup kör olmuşlar, belki divane olmuşlar ki bu hakkı görmüyorlar, bu
hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?
ON İKİNCİ REŞHA
İşte, şu
zat, şu mevcudat Hâlıkının vahdâniyetinin hakkaniyeti
derecesinde hak bir burhan-ı nâtık, bir delil-i sadık
olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin
dahi bir burhan-ı katıı, bir delil-i sâtııdır. Belki, nasıl ki o zat, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve
vesile-i vusulüdür; öyle de, duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i
vücudu ve vesile-i icadıdır. Haşir meselesinde geçen şu sırrı, makam münasebetiyle
tekrar ederiz.