|
Sözler / On
Yedinci Söz - s.88 |
hüzün-âlûd mahbuplarının
nağmesinin tarzını işittiriyorlar.
![]()
Dünyevî sadâların ve sözlerin
dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere ezelî nağmeleri, hüzün-engiz sadâları
işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar.
![]()
Ruh ise, şu vaziyetten
şöyle anladı ki: Eşya, tesbihat ile Sâni-i Zülcelâlin tecelliyât-ı esmâsına
mukabele edip, bir naz-niyaz zemzemesidir, geliyor.

Kalb ise, şu herbiri birer âyet-i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr-ı tevhidi, bu i'câzın ulüvv-ü nazmından okuyor. Yani, hilkatlerinde o derece harika bir intizam, bir san'at, bir hikmet vardır ki, bütün esbab-ı kâinat birer fâil-i muhtar farz edilse ve toplansalar, taklit edemezler.

Nefis ise, şu vaziyeti
gördükçe, bütün rû-yi zemin velvele-âlûd bir zelzele-i firakta yuvarlanıyor
gibi gördü, bir zevk-i bâki aradı. "Dünyaperestliğin terkinde
bulacaksın" mânâsını aldı.

Akıl ise, şu zemzeme-i
hayvan ve eşcardan ve demdeme-i nebat ve havadan gayet mânidar bir intizam-ı
hilkat, bir nakş-ı hikmet, bir hazine-i esrar buluyor. Herşey çok cihetlerle
Sâni-i Zülcelâli tesbih ettiğini anlıyor.

Heva-yı nefis ise, şu hemheme-i hava ve hevheve-i yapraktan öyle bir lezzet alıyor ki, bütün ezvâk-ı mecazîyi ona unutturup o heva-yı nefsin hayatı olan zevk-i mecazîyi terk etmekle bu zevk-i hakikatte ölmek istiyor.

Hayal ise görüyor: Güya
şu ağaçların müekkel melâikeleri içlerine girip herbir dalında çok neyler
takılan ağaçları ceset olarak giymişler. Güya Sultan-ı Sermedî, binler ney
sadâsıyla muhteşem bir resm-i küşatta onlara onları giydirmiş ki, o ağaçlar
câmid, şuursuz cisim gibi değil, belki gayet şuurkârâne, mânidar vaziyetleri
gösteriyorlar.
![]()
İşte, o neyler, semavî,
ulvî bir musikîden geliyor gibi sâfi ve müessirdirler. Fikir, o neylerden,
başta Mevlânâ Celâleddin-i Rumî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârâne
teşekkiyât-ı firâkı işitmiyor. Belki, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma karşı takdim edilen
teşekkürat-ı Rahmâniyeyi ve tahmidat-ı Rabbâniyeyi işitiyor.

Madem ağaçlar birer ceset
oldu. Bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek herbiri, binler dilleriyle,
havanın dokunmasıyla Hu, Hu zikrini
tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyâtıyla, Sâniinin Hayy-ı Kayyûm olduğunu
ilân ediyorlar.
![]()
Çünkü, bütün eşya Lâ
ilâhe illâ Hû deyip,
kâinatın azîm halka-i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar.

Vakit-be-vakit, lisan-ı
istidat ile, Cenâb-ı Haktan hukuk-u hayatını "Yâ Hak" deyip hazine-i
rahmetten istiyorlar. Baştan başa da, hayata mazhariyetleri lisanıyla "Yâ
Hayy" ismini zikrediyorlar.

Yıldızları
konuşturan bir yıldızname
Bir vakit Barla'da, Çam Dağında, yüksek bir mevkide, gecede semanın yüzüne baktım. Gelecek fıkralar birden hutur etti. Yıldızların lisan-ı hal ile konuşmalarını hayalen işittim gibi bu yazıldı. Nazım ve şiir bilmediğim için, şiir kaidesine girmedi. Tahattur olduğu gibi yazılmış. Dördüncü Mektup ile Otuz İkinci Sözün Birinci Mevkıfının âhirinden alınmıştır.
Dinle de
yıldızları, şu hutbe-i şirinine,
Nâme-i nurunu hikmet bak ne takrir eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,
Birer burhan-ı nurefşânız biz vücud-u Sânie,
Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nazenin mucizâtı çün melek seyranına,
Bu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz.HAŞİYE
Tûbâ-yı hilkatten semâvat şıkkına
Hep kehkeşan ağsânına,
Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takılmış
Pek güzel meyveleriz biz.
Tu semâvat ehline birer mescid-i seyyar
Birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar
Birer tayyareleriz biz.
Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâlin
Birer mucize-i kudret, birer harika-i san'at-ı Hâlıkane,
Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat
Birer nur âlemiyiz biz.
Böyle yüz bin dille yüz bin burhan gösteririz
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz âbidâne
Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensup birer meczuplarız biz
ba
HAŞİYE Yani, Cennet çiçeklerinin fidanlık ve mezraacığı olan zeminin yüzünde hadsiz mucizât-ı kudret teşhir edildiğinden, semâvat âlemindeki melâikeler, o mucizâtı ve o harikaları temâşâ ettikleri gibi, ecrâm-ı semâviyenin gözleri hükmünde olan yıldızlar dahi, güya melâikeler gibi, zemin yüzündeki nazenin masnuatı gördükçe, Cennet âlemine bakıyorlar ve o muvakkat harikaları bâki bir surette Cennette dahi temâşâ ediyorlar gibi, bir zemine, bir Cennete bakıyorlar; yani o iki âleme nezaretleri var demektir.