|
Sözler / On Altıncı Söz - s.73 |
beraber harareti, hem
ziyayı, hem elvân-ı seb'ayı gözbebeğinde saklıyor ve sâfi kalbini ona bir taht
yapıyor.
Demek, şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukabil umum eşyaya muhit olduğu gibi; ehadiyet cihetiyle, herbir şeyde güneş çok vasıflarıyla beraber, bir nevi cilve-i zatıyla bulunur. Madem temsilden temessül bahsine geçtik. Temessülün çok envâından şu meseleye medar olacak üç nev'ine işaret ederiz.
Birincisi: Kesif,
maddî şeylerin akisleridir. O akisler hem gayrdır, ayn değil; hem mevattır,
ölüdür. Hüviyet-i suriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ sen
aynalar mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız
sensin. Ötekiler ölüdürler; hayat hassaları onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nuranînin akisleridir. Şu akis
ayn değil, fakat gayr da değil. Mahiyeti tutmuyor; fakat o nurânînin ekser
hâsiyetlerine mâliktir, onun gibi hayy sayılıyor.
Meselâ, şems dünyaya
girdi, herbir aynada aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, güneşin hassaları
hükmünde olan ziya ve ziyadaki elvân-ı seb'a bulunuyor. Eğer, faraza, güneş
zîşuur olsaydı-harareti ayn-ı kudreti, ziyası ayn-ı ilmi, elvân-ı seb'ası
sıfât-ı seb'ası olsaydı-o vakit, o tek ve yekta bir güneş, bir anda herbir
aynada bulunur, herbirisini kendine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi.
Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle, aynamız vasıtasıyla görüşebilirdi. Biz
ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.
Üçüncüsü: Nuranî
ruhların aksidir. Şu akis hem hayydır, hem ayndır. Fakat aynaların kabiliyeti
nisbetinde tezahür ettiğinden, o ruhun mahiyet-i nefsü'l-emriyesini tamamen
tutmuyor.
Meselâ, Hazret-i Cebrâil
Aleyhisselâm, Dıhye suretinde huzur-u Nebevîde bulunduğu bir anda, huzur-u
İlâhîde, haşmetli kanatlarıyla Arş-ı Âzamın önünde secdeye gider, hem o anda
hesapsız yerlerde bulunur, evâmir-i İlâhiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş bir işe
mâni olmazdı.
İşte, şu sırdandır ki,
mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü
Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salâvatlarını birden işitir ve kıyamette
bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mâni olmaz. Hattâ, evliyadan,
ziyade nuraniyet kesb eden ve abdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde
müşahede ediliyormuş. Aynı zat, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.
Evet, nasıl cismaniyata
cam ve su gibi şeyler ayna olur. Öyle de, ruhaniyata dahi hava ve esir ve
âlem-i misalin bazı mevcudatı ayna hükmünde ve berk ve hayal sür'atinde bir
vasıta-i seyir ve seyahat suretine geçerler. Ve o ruhanîler, hayal sür'atiyle o
merâyâ-yı nazifede, o menâzil-i lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere
girerler.
Madem güneş gibi âciz ve
musahhar mahlûklar ve ruhanî gibi madde ile mukayyet nim-nuranî masnular, nuraniyet
sırrıyla, bir yerde iken pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyet bir cüz'î
iken mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok
işleri yapabilirler. Acaba, maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdid-i kayıt ve
zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberrâ; ve şu umum envar ve bütün nuraniyat
Onun envâr-ı kudsiye-i esmâsının bir kesif zılâli; ve umum vücut ve bütün hayat
ve âlem-i ervah ve âlem-i misal nim-şeffaf bir âyine-i cemâli; ve sıfâtı
muhîta; ve şuûnâtı külliye olan bir Zât-ı Akdesin irade-i külliye ve kudret-i
mutlaka ve ilm-i muhitle tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki teveccüh-ü
ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey
gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir, hangi şahsiyet külliyet kesb etmeden
ona yanaşabilir?
Evet, nasıl güneş
kayıtsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla sana senin gözbebeğinden daha yakın
olduğu halde, sen mukayyet olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için
çok kayıtlardan tecerrüd etmek, çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir.
Adeta, mânen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya
güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin.
Öyle de, Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülkemâl sana gayet yakındır; sen Ondan gayet
uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsildeki noktaları hakikate
tatbike çalış.
İKİNCİ
ŞUA
Ey nefs-i bîhuş! Diyorsun
ki:
hem
gibi âyetler, vücud-u
eşya sırf bir emirle ve def'î olduğunu; ve [3]
hem
[1] "Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece 'Ol' demektir; o da oluverir." Yâsin Sûresi, 36:82.
[2] "Tek bir sesledir ki, hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler." Yâsin Sûresi, 36:53.
[3] "Allah'ın san'atıdır ki, herşeyi hikmetle, yerli yerinde ve sapa sağlam yaratmıştır." Neml Sûresi, 27:88.