|
Sözler / On
Dördüncü Söz - s.67 |
Elcevap: Umumî musibet,
ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhâsın harekâtına
fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla mânen iştirak eder,
musibet-i âmmeye sebebiyet verir.
Dördüncü sual: Madem bu zelzele musibeti hataların neticesi ve keffâretü'z-zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Âdaletullah nasıl müsaade eder?
Yine mânevî canipten
elcevap: Bu mesele sırr-ı kadere taallûk ettiği için, Risale-i Kadere havale
edip, yalnız burada bu kadar denildi:
Yani, "Bir belâ, bir
musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp
masumları da yakar."
Şu âyetin sırrı şudur ki:
Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dar-ı teklif ve mücahededir.
İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki, hakikatler perdeli kalıp, ta müsabaka ve
mücahede ile Ebu Bekir'ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil'ler esfel-i
sâfilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebu
Cehil'ler, aynen Ebu Bekir'ler gibi teslim olup, mücahede ile mânevî terakki
kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.
Madem mazlum zalim ile
beraber musibete düşmek hikmet-i İlâhîce lâzım geliyor. Acaba o biçare
mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?
Bu suale karşı, cevaben
denildi ki: O musibetteki gazap ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi
var. Çünkü o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup bâki bir mal
hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede
bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve
azaptan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı
gazap içinde bir rahmettir.
Beşinci sual:
Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip koca
bir unsuru musallat eder? Bu
hal cemâl-i rahmetine ve şümul-u kudretine nasıl muvafık düşer?
Elcevap: Kadîr-i
Zülcelâl herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler
verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde bir tek neticesi çirkin ve şer ve
musibet olsa da, sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir.
Eğer bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o
unsur o vazifeden men edilse, o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk
edilir; ve lüzumlu bir hayrı yapmamak şer olması haysiyetiyle, o hayırlar
adedince şerler yapılır-ta birtek şer gelmesin gibi, gayet çirkin ve hilâf-ı
hikmet ve hilâf-ı hakikat ve kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat, kusurdan
münezzehtirler. Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek
derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkirli
tecavüzdür. Elbette, o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca
bir unsura, küllî vazifesi içinde, "Onları terbiye et" diye emir
verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.
Altıncı sual: Zelzele, küre-i arzın içinde
inkılâbât-ı madeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, adeta
tesadüfî ve tabiî ve maksatsız bir hadise nazarıyla bakarlar. Bu hadisenin
mânevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar, ta ki intibaha gelsinler. Bunların
istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?
Elcevap: Dalâletten
başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü, her sene elli milyondan ziyade münakkaş,
muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâın
birtek nev'i olan, meselâ sinek taifesinden hadsiz efradından birtek ferdin
yüzer âzâsından birtek uzvu olan kanadının kast ve irade ve meşiet ve hikmet
cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayt kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor
ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercii ve hâmisi olan koca küre-i
arzın ehemmiyetli ef'al ve ahvali, belki hiçbir şeyi, cüz'î olsun küllî olsun,
irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz. Fakat Kadîr-i Mutlak,
hikmetinin muktezasıyla, zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi
irade ettiği vakit, bazan da bir madeni harekete emredip ateşlendiriyor.
Haydi, madenî inkılâbat
dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhî ile olur, başka olamaz. Meselâ bir adam
bir tüfekle birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun
ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip biçare maktulün büs bütün hukukunu zayi
etmek ne derece belâhet ve divaneliktir. Aynen öyle de, Kadîr-i Zülcelâlin
musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde
bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen bir bombayı, "Ehl-i gaflet
ve tuğyanı uyandırmak için ateşlendir" diye olan emr-i Rabbânîyi unutmak
ve tabiata sapmak, hamâkatin en eşneidir.