|
Sözler / On
Dördüncü Söz - s.63 |
getirmek için, Nakkaş-ı
Zülcelâl, rû-yi zeminin sayfasında, her mevsimde, bahusus baharda değiştirdiği nihayetsiz
muntazam mahlûkatın fihriste-i vücutlarını, tarihçe-i hayatlarını, desatir-i
hareketlerini çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde, mânevî bir surette
derc ve muhafaza ettiğini; ve zevalden sonra, semerelerinde aynen kalem-i
kaderiyle, mânevî bir tarzda, basit tohumcuklarında yazdığını; hattâ her geçici
baharda, yaş kuru ne varsa, mahdut zerrecikler ve kemikler hükmünde olan
tohumlarda, ölmüş odunlarda kemâl-i intizamla muhafaza ettiğini nazar-ı şuhuda
gösteriyoruz. Güya herbir bahar, birtek çiçek gibi, gayet muntazam ve mevzun
olarak, zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîlin eliyle takılıp koparılıyor, konup
kaldırılıyor.
Hakikat böyleyken,
beşerin en acip bir dalâleti budur ki, kader kaleminin sayfası olan Levh-i Mahfuzun
yalnız bir cilve-i aksi olarak, fihriste-i san'at-ı Rabbâniye olup ehl-i
gafletin lisanında "tabiat" denilen bu kitabet-i fıtriyeyi, bu nakş-ı
san'atı, bu münfail mistar-ı hikmeti, "tabiat-ı müessire" diyerek
masdar ve fail telâkki etmesidir. Eyne's-serâ mine's-süreyyâ? Hakikat nerede,
ehl-i gafletin telâkkileri nerede?
ÜÇÜNCÜSÜ: Meselâ, Hamele-i Arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sair bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sadıkın tasvir ettiği, meselâ kırk binler başlı, herbir başta kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat ettiklerini ve intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubudiyetlerini ifade eden hakikate çıkmak için şuna dikkat et ki, Zât-ı Zülcelâl,
gibi âyetlerle tasrih
ediyor ki, mevcudatın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve
azametine münasip bir tarzda tesbihat ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.
Evet, bir bahr-i müsebbih
olan şu semavatın kelimat-ı tesbihiyesi güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi,
bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmidiyesi
hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın, herbir yıldızın cüz'î
birer tesbihatı olduğu gibi, zeminin de ve zeminin herbir kıt'asının da ve
herbir dağ ve derenin de ve ber ve bahrinin de ve göklerin herbir feleğinin de
ve herbir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır.
Şu binler başları olan
zeminin her başında yüz binler lisanlar bulunan ve her lisanda yüz bin tarzda
tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i misalde tercümanlık edip
gösterecek ve âlem-i ervahta temsil edip ilân edecek, ona göre elbette bir
melek-i müekkeli vardır.
Evet, müteaddit eşya bir
cemaat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cemiyet imtizaç
edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi
ruh-u mânevîsi ve vazife-i tesbihiyesini görecek bir melek-i müekkeli
olacaktır.
İşte, bak: Misal olarak,
bu Barla ağzının, şu dağ lisanının bir muazzam kelimesi olan, bu odamızın
önündeki çınar ağacına bak, gör. Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal
dilleri var. Ve her dilde, bak, kaç yüz mevzun ve muntazam meyve kelimeleri
var. Ve her meyvede, dikkat et, kaç yüz kanatlı mevzun tohumcuk harfleri, emr-i
Kün feyekûn'e mâlik Sâni-i Zülcelâline
ne kadar beliğ bir medih ve fasih bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi,
ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i mânâda müteaddit dillerle tesbihatını
temsil ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.
DÖRDÜNCÜSÜ: Meselâ,
gibi âyetlerin ifade
ettikleri hakikat-i ulviyesine ki, Kadîr-i Mutlak o derece suhulet ve sür'atle
ve muâlecesiz ve mübaşeretsiz eşyayı halk eder ki, yalnız sırf bir emirle icad
eder gibi görünüyor, fehmediliyor.
Hem o Sâni-i Kadîr nihayet derecede masnuata karîb olduğu halde, masnuat nihayet derecede Ondan baîddir.
[1] "Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder." İsrâ Sûresi, 17:44.
[2] "Biz dağları [Davud'un] emrine verdik ki, onunla beraber tesbih ederlerdi." Sâd Sûresi, 38:18.
[3] "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik." Ahzâb Sûresi, 33:72.
[4] "Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece 'Ol' demektir; o da oluverir." Yâsin Sûresi, 36:82.
[5] "Biz ona şahdamarından daha yakınız." Kaf Sûresi, 50:16.
[6] "Kıyametin gerçekleşmesi göz açıp kapayıncaya kadar, hattâ ondan da yakındır." Nahl Sûresi, 16:77.
[7] "Melekler ve Cebrâil, elli bin sene uzunluğunda bir gün olan kıyamet gününde, Allah'ın emrini almak üzere Arşa yükselirler." Meâric Sûresi, 70:4.